24 Ağustos 2015 Pazartesi

Zamansız


Sorsan hangi ayda olduğumuzu bilmiyorduk desem yalan olur.
Ne zamandır takvime bakmıyorduk ama Babam takvim yapraklarını hangi ay ve günde olduğuna bakmadan her gün hışım gibi yırtıp atıyordu.
Biz zamanın geçmesini, ektiğimiz biber, domates fidelerinin çiçek açmasından sonra, parlak yeşil biber olmalarından, domateslerin önce yeşil, büyüdükçe kızarmasından, lodos patladığında kıyıya vurmuş palamut gibi sersemleşmekten, bazen şiddetli baş ağrılarından, mor renkli yiğit poyrazın deli gibi estiğinde olan biteni savurmasından, denizin buz gibi olmasından anlıyorduk.  Anlıyorduk ki, temmuz sonuydu. 
Bütün yazı annemin mayıs ayında Ödemiş pazarından aldığı gri üstüne pembe desenli belden lastikli uzun şalvarıyla geçirdim. İlkin pembe çiçekleri canlıydı. Yıkaya yıkaya zamanla soldu. Sanki bin yıl giymiş gibi. Umrumda değildi ve bu durum belki daha da hoşuma gidiyordu.
O günler telefon zili bile yaz rehaveti ve ağırlığıyla daha yavaş çalıyordu. 
Bahçeyi yeni çapaladım. Yorgun argın geldim, balkondaki sedire uzandım. Annem "burada uyuma, git odana" deyince sanki uykuma limon sıkılmış gibi hissettim ama sesimi çıkarmadım, uyuyor numarası yaptım. Kendi kendine söylendi annem. "Her zaman burada sert yerde yatıyor,  gidip bi türlü yerinde uyumuyor. Okuldayken de böyleydi, okuldan gelince saatlerce formasını üzerinden çıkarmazdı." 
Tam o sırada, telefon hızlı ve neşeli çaldı. "Hah işte bütün herkes bir oldu, uykuyu yasakladılar." Annem telefonu açtı. Esin'le konuştuğunu anlıyorum. Uzun zamandır Esin'den haber bekliyordum.  Hemen Annemin yanına koştum, konuşmasını bitirmesini beklerken "hadi hadi" diyorum.
O sırada horozun biri zamansız öttü. Bu horozlar da iyice sapıttı. Şimdi uyuyor olsaydım, sabah oldu zannedecektim diye geçirdim içimden.
Annem ahizeyi uzatttı. Esin çoktandır düşündüğü ama hayata geçiremediği şeyi sonunda yapmış, sevmediği işinden istifa etmiş. Müdürünün egosunun şişkin olması işe yaramış bu kez. "Sen istifa edemezsin, ben seni kovarım ancak" deyince hiç beklemediği yüklüce tazminatı almaya da hak kazanmış. "İlla bu gece bekliyorum, bunu kutlamamız lazım." dedim.
 "Tamam, Nazlı'ya da haber veriyorum o zaman."
Hemen mutfağa girdim. Barbunyaları ayıkladım, haşladım güzel bi pilaki yaptım. Rakı bardaklarını buzdolabının buzluğuna attım. Rakı zaten buzdolabında zulada bekliyor. Üç kavun kesiyorum. Deniz börülcelerini haşladım, ayıkladım, üzerine zeytinyağ limon, ohh o da tamamdır. Bakalım bakalıımm mutfakta ne malzeme var; hımm bi de haydari patlattım mı, Nazlı çok sever haydariyi. Buzdolabında iki topan patlıcan var, ne yapsam ki? Hemen piknik tüpte közlüyorum, biraz tahin, iki diş sarımsak, biraz limon suyu, yoğurt oldu mu sana babagannuş.
Sofra için Annemin zamanında Sümerbank'a her gidişinde aldığı beyaz üzerine beyaz kendinden desenli keten örtüyü örtüyorum. Şimdilerde dertsiz masa örtüleri moda ama hiç sevmedim. Bana o örtüler ne olursa olsun dert, tasa bilmeyen yıvışkan ve yavşak şımarık insanlar gibi geliyor. Ne yana çeksen oraya gidiyor. Yemek lekelerini hemen üzerinden bi yıkanışta atıyor. Geçmişsiz, dertsiz, hüzünsüz. Sanki insanın sadece mutluluk duygusu var ve hep onu yaşamak zorunda gibi. Ağzımı çarpıtıyorum.
Böyle böyle düşünürken sofrayı kurdum bile. Bi de geriye gidip uzaktan masanın manzarasına bakıyorum. Olması gerektiği gibi geceye, samimiyete, neşeye ve hüzne hazır.
Hemen yukarı çıkıp kot pantolumu, takvime baktığımız zamanlarda yani mayıs ayında bi sıkıntı anında gittiğim avm den öylesine aldığım, hiç giymediğim turuncu penye tişörtü giyiyorum. Ne takı, ne bi şey. Saçımı da kuyruk yaptım. Fiyyuuvvv geceye hazırım.
Esin'le Nazlı, Esin'in yeni arabasıyla geliyorlar. Tozu dumana kattı yine. Ne hızlı kullanıyor bu arabayı yeni yetmeler gibi Esin, sinir oluyorum.
Gelir gelmez fırça atmayayım. Gecenin içinde fırsat olursa söylerim.
Hoş beş, sitem faslından sonra, sofraya oturuyoruz. Esin bütün gece müdüründen bahsediyor. Tam rakı muhabbeti geyiğine sarıyor. Adamın bütün yaptıklarını komik dille anlatıyor. Tabii bileti kesti ya şirketten rahat, koyvermiş gitmiş. 
"Aman be kızım, bırak artık boşver bitti gitti işte" diyorum.
"Yok olmaz, anlatıjammm" derken göz kırpıyor. 
Nazlı "bunun çenesi düştü, ay içime fenalık geldi kız, getirsene fikret abi'yi, dinleyelim" diyor. "ohh be iyi aklına geldi." hemen yukarı çıkıp 1980 lerden kalma kasetçaları ve Fikret Kızılok kasetini alıyorum. 
bir gün olsun unutunca dışımda kalıyorsun
oysa seni düşününce içime sığmıyorsun
zaman zaman zaman zaman ah o zaman
....
Yan evlerden rahatsız oluyorlar galiba. Çatttt diye panjur kapanma sesi. Rıfat Bey Amca balkonda sinirli yürüyor.
Hepimizin kafası dumanlı. Fikret Abi'yi kapatıyoruz istemeden de olsa. Fısır fısır konuşup, bin katı gürültülü kahkaha atıyoruz. 
Servet teyze pencereden abartılı "yeterrrrrr" diye bağrıyor. Ayılıyoruz.
Uzun bi sessizlikten sonra Esin aldığı tazminatla çıkacağı yolculuğu anlatıyor. "Yicem parayı yollarda, yok öyle lüks otellerde değil, hostellerde kalıcam, nereyi merak ediyorsam görcem" diyor.
"Git be kızım git, diyoruz".  Nazlı saate bakıyor. Gecenin üçü. "Kalkalım" diyor Esin. "Durun yaa, nereye, yukardaki odayı hazırlarım, gitmeyin" diyorum. Esin "amannn gideceğim yer 12 km ötesi n'olcak." diyor. Israr ediyorum ama dinletemezsin ki bu Esin'e.
Sofrayı nasıl toplayıp yattığımı bilmiyorum. Başımda bıçak gibi bi ağrıyla uyanıyorum. Aşağı inince telefon çalıyor. Arayan Nazlı, sesi çok kötü. Sanki kuyudan nefes alamaz gibi zorlukla konuşuyor. "N'oldu" diyorum endişeyle. "Esin, Esin kaza yapmış, beni bıraktıktan sonra." başımdan aşağı kaynar su dökülüyor "Çok mu kötü" diyorum. "Kaybettik" diyor, hıçkırarak.
Zaman duruyor. O günden sonra takvim yapraklarının hiç anlamı kalmıyor... 

18 Ağustos 2015 Salı

Ayrık otlarını temizlerken



Geceyarısı uyandım. Köpekler havladı da, ondan uyandım. Şehirde de köpekler gece çok havlar ama burada, Kalabak’ta daha çok havlıyorlar sanki.
Kalktım, camdan dışarı baktım. Bahçenin bakımsız hali beni tedirgin etti. Otlar bürümüş. Karanlıkta hareket eden çırpı kollu bacaklı, canavarlar gibi duruyorlar. Hareket ederken öfkeli sesler de çıkarıyorlar. Köpeklere cevap veriyorlarmış gibi geldi bana.
Hani buraya çiçekler, sebze fideleri, şimşir fidanları ekecektim? Geçen yıl arka tarafa babamla ağaç fideleri ektik, o zamandan bu yana da baya büyüdüler.
Bu sene kış çok sert geçti. Kırsal yerler normalden daha soğuk oluyor. Rüzgar durmadan –vooovvv, fuiiiyff- diye diye ıslık çaldı. Kış geceleri, kapalı perdelerin ardından çapkın bir erkek dışarıda bir alay kızı kovalayıp duruyor gibi hissettim. Uçanla kaçan kurtuluyor. Vay anasını be, ne kıştı öyle.
Yatağıma yattım, gözlerimi kapadım. Soğuk yüzünden üstüme çöken tembel insan ruhundan, sabah pijamamı çıkarmam gibi çıkarıp kurtulmak istedim. Havalar yağışlı olsa da artık ılık. Eh ne de olsa Mayıs ayının başındayız. Yarın sabahtan itibaren, yok be ne yarın sabahı, şu andan itibaren tembellikten kurtulucam. Bak şimdi, buna karar verir vermez içime bir yerlerden mutluluk sızıverdi. Koca kış kaya parçası gibiydim.
Sabah erkenden kalktım kahvaltıyı hazırladım. Çay da çok güzel oldu. Kıpkırmızı bergamut aromalı. Annem kahvaltıyı hazır görünce şaşırdı. 
Vay be, sen erken kalkar mıydın? dedi.
Hiç cevap vermedim. Yoksa verse miydim? “Bundan böyle, böyle işte” dedim kendi kendime. Kahvaltı hepimize her zaman olduğu gibi iyi geldi. Boğazımızdan geçen çay, peynir, zeytin, reçel değildi de, huzurdu  sanki.  Kahvaltıdan sonra, Annemle balkona çıktık. Soğumaya yüz tutmuş çayımdan bir yudum alıp,
-          Bak Anne, bu sabah Konak’a gidicem, şu ayrık otlarını görüyor musun, nasıl da sarmış koca bahçeyi. Ebru söyledi, ziraatte sırf bunları yok etmek için ilaç satılıyormuş. Basıcam zehiri dedim.
 Annem
  - Amann, sakın toprağa işleyip de çiçeklere zarar vermesin, dedi.
  - Etmez, etmez. Yani etmezmiş, dedim.
Gördüm, Babam Anneme karışma dercesine kaş göz etti. Ben de onu gördüğümü belli etmedim. Besbelli babam da benim şu taşlaşmış halimden sıkılmış. Çözülmemi bekliyormuş meğer. Koca kış, çorap üstü çorap, kazak üstü hırka dolaştım durdum ya ondandır.
 - Belki çiçek fidesi de alırım Hisarönü’nden, dedim.
  - İyi, iyi, ne istersen al, dedi babam.
Kapının önüne hiçbir kaygı düşünmeden park ettiğim yeni arabamıza güneş vurmuş, pırıl pırıl parlıyor. Çok sevdim bu arabayı, satan adam motor hacmini, hız limitinin üzerinde durdu en çok, bense en çok arka bagajın camlı olmasını sevdim. Steyşın araba gibi de değil. Evdeki kedi kızlarla, köpek çocukları, gerekmesin de, gerekirse istediğim gibi veterinere taşıyabilirim. Hem de ne güzel rengi. Kiremit kırmızısı. Eskiden bu rengi sevmezdim ama bu arabada olduğu için midir nedir çok sevdim.
Otoyoldan geçmesini bile sever oldum. Yolda, Kekik Vadisi ismini verdiğim bir bölge var, oradan geçerken mis gibi kokuyu içime çekiyorum. Bir keresinde Sevim Ablayla geçiyorduk da, ona söyledim, burası Kekik Vadisi, bak ne güzel kokuyor,
 - Haaa, kokar kızım, kokar, dedi geçti.
Kadın doğma büyüme buralı olduğundan alışmış, her şey normal geliyor.
Arabada bi de Nazan Öncel’i dinlemeye başladım.
 Ohhhhhhhh beeaaaaaaa dünyaaaaa vaaaarr – mışşşşşşş, diye bağırdım avazım çıktığınca. Şu an, şu saniye dünyanın en mutlu insanı kim derseniz, ben derim, ben.
Amanin Konak ne kalabalık bi yermiş. Bir kış gelmeyince unutmuşum, kuru kalabalığı. Arabayı park edene kadar, kapı aralığından sızan güneşin, tepemde boza pişirmesinden anladım.
Hep güneşli, saygısız kalabalık ve satıcılar. Alışmışım sahilde rüzgara karşı, kimi zaman rüzgarın arkamdan itelemesiyle, denizin dalgalarını dinleyerek yürümeyi. İnsanların omzuma çarpması, yürürken aniden durması, sigaralı ellerini sağa sola savurmaları, “illallahhhh”
Gözüm kesmedi Hisarönü’ne yürümeyi. Metroya doğru yöneldim, bi de gördüm ki; hemen yanındaki otobüs durağının önünde her bahar olduğu gibi renkli boyalarla boyanmış civciv satıyor bir adam. Etrafında da insanlar toplanmış. Nasıl sinirlendim, piç kurularına renklendirilmiş canlı oyuncak… adamın yanına gittim. Bir mukavva kolinin içinde üst üste, susuz, yemsiz. Baktım kaldım. Ben bakarken balık etli, sarı saçlı, gözleri eyelinerlı, ayakkablarının topukları arkaya kaykılmış, gevşek konuşan bir kadın geldi. Oğluna
 - Söyle bakayım, hangi rengini istiyon? dedi.
  - Kıymızı, sayı, bi de moyrrr, dedi geleceğin yavşağı.
 - Olmaz bir tane alıcam, ancak balkonda durcak, içeri girmicek.
Kadın çocuğuna önce gözlerini pörtletti. Sonra break dans yapar gibi, kendi kolunu sarstı, ardından çocuğun kolu da annesininki gibi sallandı. Ufak çaplı uyarıydı. 
- Tamam, tamam, dedi çocuk.
Uzun boylu, iki günlük sakallı, tırnakları uzamış ve içleri siyah siyah kirli, hırpani kılıklı satıcı çaydan sararmış, sigaradan kararmış, sivri dişleriyle sırıttı. Tam elini civcive uzatacakken, adama
- Kaç lira tanesi, dedim acele acele.
 -Bir lira abula, dedi.
- Tanesine iki lira veriyorum, elindeki dahil hepsini bana satacaksın, dedim.
Adamın dişleri daha da sivrildi sanki.
-  Tamam abula, emrün olur, dedi.
Kadın sinir oldu. Atarlandı.
 - Hakkımızı elimizden alamazsın. Saygısız kadın, biz almıştık, pislik, dedi.
Piç kurusu zırlamaya başladı.
- Hak verilmez, alınır canım, dedim ve müstehzi bir şekilde sırıttım.
Ne hoş bir duyguydu, o öyle. O anda kendimi nerdeyse bir Alf eylemcisi gibi hissetmedim değil. O hissin bana verdiği gazla, cüzdanımı çıkarıp, satıcının suratına Yeşilçam filmlerindeki zalim patronun masum ve gözü açılmamış assolist adayına paraları fırlattığı gibi fırlattım. Ama burada açgözlü ve zalim olan satıcıydı. Adam hiç umursamadı.
- Noluyo beaa! dedi sadece.
Çevremizde üç beş kişi vardı, şişman kısa boylu göbekli bir adam, bana
 -Kimsin sen, be? dedi.
 - Sana ne, kimsem kimim. Asıl sen kimsin, kraldan çok kralcı mı, yoksa bu adamın avukatı mı?
Baktım kısa boylu adam kafasını aceleyle sağa sola döndürüyor. Birini gözüne kestirdi
- Kadına bak, kadına, nasıl da küstah, esnafı horluyor, dedi yanındaki adama.
Adam
 - Şikayet et abi, şikayet et, memleketin çivisi bunun gibiler yüzünden çıktı. Benim vaktim yok, olsa ederim zabıtaya. Şerefli bir esnaf sonuçta, evine çocuklarına ekmek götürmek için çabalıyor adam.
 -İttirin gidin, istediğiniz yere, dedim.
Satıcı:
 -Abula daha elimde çok var, yarın gene getireyim alcan mı, senin için 1.5 tl den olur, dedi.
Çaresizdim. Elimden bir şey gelmiyordu. Sinirle oradan ayrıldım. Elimde onlarca civciv kutusuyla otoparka doğru yürürken liseden arkadaşım Dilek’ i gördüm. Daha doğrusu o beni görmüş. Ben onu görene kadar karanlık bir tünelde yürüyor gibiydim.
Sinem, Sinem, diye seslendi.
Dilek, geçen sene çok kısa sürede verilen kararla evlenmişti. Çok sevmişlerdi birbirlerini ama şimdi boşanıyormuş.  Avukata vekalet vermeye gidiyormuş. İyi görünmüyordu. Nerde o lisedeki güzelim uzun gür sarı saçlı, Dilek. Saçlarını kısacık kestirmiş. Röfle de yaptırmış. Çok kilo vermiş. Hiç yakışmamış. Gözlerinin altı mosmor olmuş, pembe gül yüzü solmuş arkadaşımın. 10 sene yaşlanmış gibi duruyordu. Bilmiyorum ki röfle yaptırdığından mı, kilo vermesinden mi yoksa bir sene içinde evlenip boşandığından mı öyle görünüyordu? Yine de doğruyu söylemedim
- Çok iyi görünüyorsun,  boşver atlatırsın üzülme, dedim.
- Yok üzülmüyorum, tam tersine seviniyorum boşanacağıma deyince, onun çok kötü bir evliliğin içinde olduğunu anladım. Kötünün iyisi, en azından çabucak kurtulacaktı.
O da beni çok iyi görmüş. Hala lisedeki gibiymişim.
Ne bileyim ben kendimden biliyorum, ben de yalan söylemiştim ona. Zaten lisedeki gibi değildim. 
Ama her şey değişiyordu, biz mi değişmeyecektik. Bize çağırdım,
 - Bize gelsene, istediğin kadar kal, lisedeki gibi. Bak bahçedeki ayrık otlarını temizliyorum, her şey bambaşka olacak, dedim.
Acelesi vardı ama yazın geleceğine dair söz verdi. 
Eskisi gibi denizde yüzüp, ayaklarımızı tozlu yollarda sürte sürte eve gelip, buzdolabından çıkarttığım karpuzu kütürderek keserek, karpuz ekmekle karnımızı doyurup, eskiden olduğu gibi ota boka gülmeye karar verdik.




17 Temmuz 2015 Cuma

Doğumgünü 6 Ağustos


babaannem 6 Ağustos 1945 saat 08.45 de doğmuş. doğum tarihi hakkındaki bu kadar kesin bilgi sahibi olmamızın ve kimsenin bunu unutmamasının nedeni aynı tarihte Hiroşima'ya atılan atom bombasından kaynaklanıyor.
fakat tersine o doğduğu eve  güneş gibi doğmuş. Büyükdedem ve büyük babaannemin evlendikten sonra 5 yıl kadar çocuğu olmamış ve nasıl olduysa tam 2. dünya savaşının bitmesine ramak kala büyükbabaannem, babaanneme hamile kalmış.
babaannem bu yıl  70 yaşına basacak ama yaşam tarzı mı yoksa karakteri mi onu böyle kılıyor bilmiyorum en fazla 60 larına yakın bir kadın gibi duruyor. ne öyle "nihansın dideden," ne de "bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin," ne de "makber" şarkısını sever. babaannem gençlikleri aşağı yukarı  eşzamanda geçmiş -belki de takılı kalmış, Ajda Pekkan şarkılarını sever, ve keyfi yerindeyse Kral Tv açıp karşısında birlikte dans eder.
çoktan öğretmenlikten emekli oldu. dedemin uzun süren hastalığında bi süre kendisine bakamadıysa da, dedemin ölümüyle kendisini topladı ve tekrar kendisine ve hayata döndü. kimseye rol kesmedi. Sevdet Bey öldü, çok kötüyüm de demedi. "uzun süredir, hastaydı ve sonunda hepimizin başına gelecek olan onun da başına geldi" diyerek, iki yüzünü değil, her zamanki gibi tek ve net olan yüzünü insanlara gösterdi.
kimileri bunu çok aşağılık buldu -hatta çoğu- kimileri de "sen de haklısın, sen de hastayla uğraşırken çok çile çektin diyerek," ona hak verdi.
Babaannem tabii ilk grubu hiç önemsemedi, ve onun gibi düşünenler gibi olan gerçekçi insanlarla dostluk ve arkadaşlık kurdu. ama hiçbir zaman bu dostluklar çok ileri boyutlara varmadı. arkadaş grubuyla sık sık yurt içi gezilere, Akdeniz, Gap, İç Anadolu bölgelerini gezdi. kış aylarında Özdilek, Narlıdere'deki kafelerde buluşurlar . kimse kimsenin evine tebelleş olup, özel davet vermedi. çünkü bu evlerde toplanma işi bir çok bakımdan hepsine zahmetli oluyordu.
geçenlerde babaannem beni aradı. bu kez evde davet vermeyi planlamış. "hayrola, nereden çıktı, bu davet" dediğimde, 70. doğum gününü özel bir törenle kutlayacağını söyledi. Kemeraltı'na gttiğinde görmüş; "görsen kına için, düğünler için olsun çeşit türlü süslemeler çıkmış, pankartlar "kız evi naz evi" - "kız evi naz eviyse, oğlan evi gaz evi mi?" - "oğlan tarafı geldi" "kızı vermicez valla" gibi pankartlar üretilmiş. sonra sepetler, özel kıyafetler. onun kıyafet konusunda sıkıntısı yoktur. hayatı artı eksi 5 kg ile geçmiş. gençliğinde modaya da düşkün olduğundan, zannedersiniz ki, modacılar babaaannemin kıyafetlerine bakıp kreasyon hazırlıyorlar. 1970 lerden kalma çiçek desenli kumaştan bir kaftan giymeye karar vermiş. kemeraltı'nda bir de matbaacı bulmuş, pankartlar için. pankartlarda " I am the Bomb" "hello girlss" "happy birthday" olarak bastıracakmış. ortalıkta sepetler içinde satılan dolar desteleri de almayı ihmal etmemiş. dolar destelerini bir ayakkabı kutusunu doldurmayı planlayacağı için, haliyle çok alması gerektiğini söyledi.  "inanmazsın Pelin, bu dolar desteleri bile Kemeraltı'nın merkezinde 5 tl, arka sokaklarında destesi 2 tl. "25 deste dolar alayım da ancak bir ayakkabı kutusu dolar" dedi.
"fakat 70. yıl doğumgünü partisini 6 ağustos ta değil, şeker bayramı olan 17 temmuz da kutlayayım, hem benim huzurevindeki arkadaşlara bir hareket olur, hem de evde oturup boşu boşuna oğlanın kızın gelmesini bekleyen  diğer arkadaşlarımın üstüne sinen -kent şekerleri reklamı karabasanını- dağıtır. malum hıroşima'da dünya için çok boktan bir durumdu, 6 ağustosta kutlama yapıp da, bu boktan olayı kutluyor gibi olmayayım" dedi.
ben arada  telefonla arayıp hazırlıkları soruyordum, bir aksilik olursa mutlaka beni aramasını da söylüyordum, ama babaannem, o gün yaptığı organizasyon detaylarını anlatıyor, anlatırken de diğer eksikler aklına gelip, her şeyi kusursuz yapmasına sebep oluyordu.
tabii bunca heves karşısında bayramda kocam ve çocukların bir tatil yöresine gitmesi düşünülemezdi. hep birlikte bayramı ve babaaannemin 70.doğum gününü neşeyle kutlayacaktık. allah aşkına hangi sıkışık tepişik tatil bu tadı verir ki? belleklerimizden asla silinmeyecek bir doğumgünü kutlaması.
bayram sabahı eşim ve çocuklarla telaşla hazırlanırken telefonun zili çaldı. babaannemin eksik bir şey için aradığını düşünerek açtım, ama arayan bir polis memuruydu. balçova karakolundan arıyorum deyince şaşırdım. insan böyle bağlantı kuramadığı durumlarda dumur olur ya, bana da öyle oldu. acaba eşimin bir trafik suçu falan mı olmuştu. ama trafik suçunun karakolla ne alakası vardı?
ben böyle düşünürken polis memuru babaannemin ismini soyadını söyleyip torunu olup olmadığımı sordu. babaannemin öldüğünü, yaralandığını, evine hırsız girdiğini panik halinde beynimden geçirdim. "babaannem, babaannem iyi mi?" diye sorduğumda, "telaşlanmayın iyi, hiç bir şeyi yok" cevabını aldım.
hemen eşimle karakola gittik. babaannem sinir ve hayal kırıklığı ile oturmuş bizi bekliyordu. ne olduğunu sorduğumda, 30 gün süren ramazan süresince bir kere bile oruç tutmayan babaannemin kapısına sabah tam beş davulcu gelmiş. onca iş gücün arasında babaannem de bu arsız davulculardan dolayı sinirlenmiş, gelen en son davulcuya bir deste sahte doları alarak, zengin düğünlerindeki sonradan görmeler gibi desteyi sol avucunun içine yerleştirip, sağ eliyle tek tek davulcunun üzerine saydırmış. o da yetmemiş sabahtan beri kapı çalıp duran veletlere, balkona çıkıp sahte dolar işini aynı yöntemle saydırmış. 
davulcu bunak karı delirdi, paraları saçıyor deyip dolarları görünce saldırmış. çocuklara attığı dolarları mahallenin bakkalı, çiçekçisi de, artık o anda kim sokaktaysa saldırmış. ceplerine tomar tomar dolarları yerleştirirken bir de görmüşler ki, paralar sahte.
şimdi hepsi bir olup, babaannemi dolandırıcılıktan ve piyasaya sahte para sürdüğü için kamu davası açacaklarmış. 
babaannem polise ifadeyi verdi ve en sonunda şunları söyledi: sahte parayı piyasada satan değil ben suçlu oluyorum. yaşlı bir kadının ortalığa attığı paraları bunadığını düşünerek vicdanları sızlamadan alanlar değil, ben suçlu oluyorum. polis tabii ki babaannemin böyle bir olayda suçsuz olduğunu, ifadeyi  almamış varsayacağını söyleyerek mahalleliyi "yürrrüüüüü beeee, işiniz mi yok, parazitler" dedi.
eve geldik. sonra babaannemin arkadaşları gelmeye başladı. yemeğimizi yedikten sonra, Ajda'nın şarkılarıyla dans ettik. doğum gününün sonunda hiç bir arkadaşının anlamadığı şekilde babaannem balkona çıkıp, mahallelinin duyacağı şekilde cimcim dal dal, cimdal cimdal diye üç kez bağırdı. ama mahalleli mesajı almıştı. ha dokunur muydu, orası ayrı konu. galiba arkadaşları bu durumu babaannemin galatasaraylı oluşuna verdi...
Herkese iyi bayramlar...

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Solucan Deliğinden bakmak


Orhan Pamuk'un reklam sloganı gibi olan, roman giriş cümlesi "bir kitap okudum ve hayatım değişti" cümlesi biraz ağır kaçsa da, gün içinde okuduğum bir kitapta, yazar hayata karşı şöyle bir mantık geliştirmiş; bundan yüzlerce yıl sonrasını düşün ya da ilk çağ zamanlarını bugünkü sorunun yüzlerce yıl sonra ya da yüzlerce yıl önce hala geçerliyse evet o sorundur. Ama ölüm, sorundan ziyade çaresizliktir. Hastalıktır, kayıptır, birini zamansız nereye olduğunu pek de bilmediğimiz bir aleme göndermektir.
Evet bunlar gelecekte, geçmişte ve tabii ki şimdi de insanın acziyetidir.

Bunların dışındakiler hep yaşadığımız anda üretilen çaresiz olduğunu düşündüğümüz ama hep çaresi olan ya da insanın kendi hayatı içinde bile 5-10 sene sonrasında hiç önemi kalmayan sorunlar. -Belki daha kısa süre-

Hele artık aşk acısını hiç anlamıyorum.  Aşkın insanın kendine karşı sevgisinin diğer insan tarafından onaylanması yani yine kendisini sevmesi ve sevilmenin verdiği haz olarak düşünüyorum. Tabii  sizi her sevene karşı siz de aşık olmuyorsunuz artık beyinde ne türden bi şeyler oluyorsa birine karşı, inanılmaz duygular besliyorsunuz. Tabii bu inanılmazlık durumu daha çok gençlik döneminde olduğundan, olgunluk döneminde yerini huzura, güvene ve tabii maddeye de bırakabiliyor. 
Gençlikte yaşanan aşk da, aşkın kendisine aşık olma durumu. Karşınızdaki insan çoğu zaman özne değil, nesne. Yani sizin o duruma odaklanmanız için bi araç.

Buluttan buluta zıplayıp dururken, aşık olduğunuz kişi sizi bazen sizi bungee jumping yaptırdığı gibi bazen de paraşütle indiriyor. Tabii siz de aynı durumu karşı tarafa yapıyorsunuz.

Bi bakıyorsunuz aşık olduğunuz kişiyi yıllar sonra gördüğünüzde "nee, poffzz, hadiii beee, bu muuu" deyip ben nasıl oldu da acı çektim diyebildiğiniz gibi o günlerdeki kendinize yabancılaşabiliyorsunuz.

Yine de belki  herkesin o acıdan geçmesi lazım. 

Ama şu yeryüzünde her şey ama her şeyin geçici olduğunu da öğreniyorsunuz. Sadece aşk meşk durumları değil hiç bir şey için elden geldiğince  üzülmemek gerek. 
Bazen Morgan Freeman'la solucan deliğinden bakmaya çalışıyorum, uzay o kadar derin ve anlaşılmaz ki, herşey bizden ibaret olmaz deyip, yaz gecelerinde çocukluğumdan beri yıldızlara bakmak bana inanılmaz bir boşluk duygusu ama yıldızların parlaması da huzur veriyor.

Not: Uzun zamandır yoktum. Bu yazı bugün okuduğum bir kitaptan çıktı. Yazmak için küçük bir başlangıç da oldu... ee iyi de oldu galiba...





14 Mayıs 2015 Perşembe

Kartopu'nun macerası


Al işte günler uzadı ve ben yine istediğim hiç birşeyi yapmıyorum, yapamıyorum. Zamanı güzel mi kullanamıyorum nedir, bilmiyorum. Güya ders çalışıp, kitap okuyacak ve belki de hikaye yazacaktım. Yok, hiçbiri yok. Tamam kitap okumaya çalışıyorum ama şöyle uzanıp da saatlerce cinsinden değil.
Aslında Salı gününden bu yana günlerin çok hızlı geçmesini istiyorum. Yan taraftaki Siyah kedi kıştan beri hastaydı ve ben içim ızlayarak önünden geçip duruyordum. Belediyenin veterineri var ama nasıl götüreceğiz? En son Salı günü iyice kötüledi. Aldık bir sepet, veterinere götüreceğiz. Nerdeee, o kırılmış tırnaklarını takıyor ve öldür allah girmiyor. Ölecek gidicek. Nihayet duran kafam çalıştı. Ara Viki'nin veterinerini ve öksürüğünü, zayıflığını burnunun sümük dolu olmasını anlat versin bir iğne ensesinden ben yaparım. Hani küçük iğne uçlu enjektörlerle. Yok dedi iğneye gerek yok, şu ilacı alın ağzın yan tarafından enjektörle sıkın tamam. Salı günü uyguladık. Çok da munis bi çocuk. Çarşamba gününü iple ve heyecanla çektim. Ya doz fazla geldiyse, acaba ilaç iyi gelecek mi? Aaa bi baktık baya iyileşmiş. Eskiye göre tabii. Bugün daha iyiydi. İyi dediysem yüzü gözü açıldı, burnundaki sümük topağı gitmiş. Tüylerinin dik dik olması yarı yarıya azaldı, tüyleri kısmen dökük, tırnakları kırık. Cumartesi ilaç bitecek ve umarım daha da iyileşecek. 
Allahım şu veterinere telefon edip sormama yüzünden hayvan eziyet çekti durdu. Bundan sonra olmasın ama olursa yine şikayetlerini bildirip ilacını alcam. 
Böyleyken böyle işte. 
Havalar 10-15 derece yükselecekmiş. Havalar beni niye bu kadar alakadar ediyor ki, tek gerçeğin hava olduğu için bu ülkede sanırım.
Haydi bu günlük eyvallahınız...

6 Mayıs 2015 Çarşamba

İçimdeki Ses


Son zamanlarda netten film izlemeye başladım. Romantik komedi filmi sevmememe rağmen, Engin Günaydın’ın geçtiğimiz kış gösterimde olan  İçimdeki Ses filmini romantik komedi olmasına rağmen izledim.

İzledim çünkü Engin Günaydın’ın oyunculuğunu, senaristliğini ve yönetmenliğini seviyorum. Sanıyorum bu ikinci filmi ama yine de Engin Günaydın’ın yaptığı romantik komedi de olsa izlenir dedirtti bana.

Bir kere romantik komedi olmasına rağmen, yaşama ve ilişkilere dair o kadar saptama var ki filmde hem gülüyor hem de ülkenin sosyal çarpıklıklarını ve ikiyüzlü toplum yapısını izliyorsunuz.

Mesela bu Yılmaz Erdoğan’ın filmlerinde hiç olmaz. Tabii burada iki yönetmeni karşılaştır temalı bi yazı yazıyor değilim ama ilk akla gelen ve filmlerini beğenmeme rağmen gereksiz yere popüler olan biri olduğu için yazıyorum. Hah, şimdi aklıma gelen Çağan Irmak’ın ortalığı ayağa  kaldıran Issız Adam filmi. Ne ağdalı bir Romantik Komedi filmiydi o öyle. İçime fenalık gelmişti izlerken. Ülke gerçekleriyle ve yaşam tarzıyla asla örtüşmeyen bir filmdi bana göre. Ne bileyim ben insanlara gerçeği değil de hayal ettiklerini izlettirince daha iyi iş yapıyor sanırım.

Yılmaz Erdoğan’ın filmlerinde senaryoya göre Doğu’da hiç kötü karakter olmaz. Olsa bile bariz bi kötü karakter değildir o. Mutlaka saf ve komedi unsurları taşıyan masumane bir kötülüktür. Vizontele filminin sağdan sola, soldan sağa tekrar tekrar iki filmini mi ne yapmıştı, hep aynı meseller üzerinde duruyordu. Geri kalmış bir bölge ve her türlü zorluğa rağmen saf ve naif insanları.

Peki Engin Günaydın’ın Vavien filmi; Orta Anadolu insanını üç kişilik bir aile ve onların yakın akraba ve komşuları üzerinden işleyerek pekala gerçeği yansıtmıştı. Bütün aile üyelerinin birbirine kazık attığı ama ele güne karşı -mış gibi yaptığı, özellikle evin kadın karakterinin, evde bir gıdım sevginin olmadığı, çıkar ilişkileri ve acziyetin hakim olduğu bir evlilik ve ilişkiler zinciriydi.

İçimdeki Ses  geçen gece izlediğim filmse şehir hayatını ve kadın erkek ilişkilerini pek güzel dillendirdi. Aklıma geleni şöyle alt alta yazayım bari. Ana kahramanımız dizilere ve film senaryoları yazarak hayatını devam ettiren biridir. (Kendinden yola çıktığını düşündüm. )

Senarist kahramanımız yalnızlıktan bunalarak, hayır hayır evlenmeye kalkmıyor, annesini yalnız yaşadığı eve dahil ediyor.

40 larında bir adama annenin hâlâ çocuk muamelesi yaptığı.

40 larında ve birey olduğunu düşündüğümüz bir adamın kendine güveni olması gerekirken, fiziği ve yüzü güzel kadının iltifat edip hoşlanması karşısında fabrika ayarlarına dönerek çocuk gibi mahçup olması ve kendinden emin olamaması.

Göbekli, yaşlı ve kel olduğunu düşünerek koşmaya karar verdiğinde (Amerikan filmlerindeki cici çocuklar gibi) koşacak yerin olmaması hadi güzel bir park buldun diyelim; Yıldız Parkı gibi, buranın tinerci, uçucu madde ya da sapık magandalar tarafından kuşatılmış olduğunu görüp her türlü tehlikeye açık yerler olduğu.

Ünlü spor salonlarının kadınların ve erkeklerin avlanma piyasası olduğu.

Dizi ya da magazin alemindeki kadınların resmen kafa koparıcı olduğu, ünlü ve zengin biri ile evlenip hemen çocuk yaparak boşansa bile hayatını çalışmadan idare ederek garanti altına alması. Yani filmdeki yan karakterin dediği gibi 2 senede iyi şartlarla kıyak emekli olması.

Bir erkeğin aslında ne kadar da cesur olmadığı. Belki de sadece erkek diyerek feodal toplumda fazla anlam yüklenmesi ama aslında her türlü zayıflığıyla onun sıradan bir insan olması.

Adamın ilişkisini yakın arkadaşına detay detay anlatması, detaylı anlatmasa bile yöneltilen her soruya açıkça cevap vererek, ilişkisini ortaya sermesi.

Kahramanımızın annesinin gelin adayının mükemmel olmasına ve kaynana adayına çok iyi davranmasına rağmen, kaynananın oğlunun sevgilisine her türlü kulp takması.
Taaa ki, beraber seyahate çıkıp da, kazıklandıkları tur otobüsünden onu ve diğer kadınları, güzel bir tur şirketi ile anlaşma yapıp iyi bir otelde kalmalarına imkan sağladığı yetmiyormuş gibi bütün masraflar gelin adayı tarafından karşılandığı zaman, gelin adayının kaynana nezdinde  çokkk iyi bir gelin adayı olması. Para, para, para J

İlişkilerde sevgilinin kahramanın annesi  ile çok iyi geçinmesi ve sevgilinin kahramanın annesi  haline dönüşmesi.

Adamın baba figürü haline dönüşerek, sevgilisine zamanında babasının annesine davrandığı gibi eşşek şakaları yaparak ilişkinin içine etmesi. ( Bu arada ne garip şakalar yapıyormuş annesine aklım almadı. Yerde sevişiyor mu, güreşiyor mu yoksa dövüşüyor mu, belli olamayan hareketleri yapmış olmalı çocuğun yanında. )

Haa atladım umreye giden kadınların da dilinde de facebook olması, ve her yaştan her kesimin sosyal medyayı özellikle de facebook u albüm niyetine kullanarak, egolara şifa olduğunu gösterdiği.

Filmin sonunda ise her şeye rağmen kusursuzluğun kusur olduğunu, kusurlu olmanın normal ve güzel olduğunu söyleyerek filmi bitiriyor.

Keyifli ve güzel bir film izlemeke isteyenlere öneririm.

Not: Bu arada nette Türkçe alt yazılı yabancı film sitesi ya da işte güzel filmler izleyebileceğim site önerirseniz sevinirim.



16 Mart 2015 Pazartesi

Dünlük - Bahara giriş -


Geçen hafta Orhan Pamuk'un Konak Belediyesi'nin davetlisi olarak Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi'ne geleceğini gördüğümde inanamadım. 13. mü, 14.cü mü öykü günleri kapsamında gelecekmiş. Öykü günlerinin finali Orhan Pamuk'un "kafamda bir tuhaflık" romanı ve hayat hakkında tuhaflıklar üzerine olacakmış.
Daha önce bir keresinde öykü günlerine katılmış ama hiç de memnun kalmamıştım. Sanırım hafta sonuydu ve çok kalabalıktı. Ortam kargaşa halindeydi ve organizasyon kötüydü. Tabii bu Sema Pekdaş dönemi değildi. Arkadaşımla telefonda konuştum ve gitmeye karar verdik. 
Nesli Orhan Pamuk'un kendisini çok zorlayarak -ıııı, gıııı, aaaa, eee- konuşmasından dolayı sıkıldığını ve gelmeyeceğini söyledi. Söyleşi saat 18.00 başlayacaktı. İşte o saatler tam da benim eve demir attığım ve evden çıkmamın mümkün olmayacağı saatler olsa da, bir daha bu fırsatı bulamam diyerek kendimi zorlayarak gittim.
Söyleşi güzeldi. Konuşma metni hala aklımda. Umarım aklımda kalanları, uçmadan yazarım. Şu anda saat 19.57 ve biraz yorgunum ve odada TVden, reklamların zır zır sesi gelirken, kafamı toparlayıp da şu anda yazabileceğimi düşünmüyorum.
Bugün fuar yürüyüş parkuruna gidip, parkurda 1.5 tur attık. Tabii neden 1.5? Buçuk çünkü İzmir kentkartın tek bilet ücreti 1.5 saat içinde geçerli, saniye geçtiğin anda ikinci bileti basman gerekiyor ki, bu durum işime gelmez. Bir yürüyüş 4.5 tl ye mi gelecek?
Devir ekonomi devri. Zaten halihazırda ekonomik kriz çıkmış, ortalıkta kapanan dükkanlar mantar gibi çoğalırken, ben böyle savurganlıklar yapamam.
Tabii hala ekonomik kriz çıkar mı, çıkacak mı diye söylemler de yapılıyor. Aynaya yüzümüzü yapıştırıp hiç bir yeri göremez gibi miyiz, yoksa o rolü mü oynuyoruz;  buna ikisi de diye cevap verebilirim. 
Neyse bu ekonomik kriz, gündem falan çok kötü sinirlerimi zıplatıyor. Gazete okumak istemiyorum, hele köşe yazarlarını okumaktan çoktan vazgeçtim.
Neden biz şöyle sıradan şeyleri konuşup basit şeylerle mutlu olma, mutlu olmasak da, huzurunu yaşayamıyoruz.
Gerçekten içim şişti.
Evet artık küçük şeylerden bahsetmek istiyorum. Artık kendi yoğurdumuzu kendimiz yapmaya karar verdik ve bu akşam itibarıyla mayaladık. Yarın 9 Eylül hastanesine kontrole gidiceğim. Umarım bi şey çıkmaz. 
Belki saçlarımı biraz kestiririm, koçtaştan dolap içine strafor köpük alıp, duvara yapıştırmayı düşünüyorum, soğuk ve sıcağa karşın.
Bi de armütürlere bakayım bakalım. Aç kapa armütürlerin duvardan olanı var mı acaba? Mahalledeki sıhhi tesisatçıya damlayan musluğu 25 tl ye değiştirdik, tıp tıp, tıp damlaması, şap, şap, şap haline dönüşüp beynimi yormaya başlarken, o sırada su saatinin çılgınca dönüyormuş gibi bi görüntü gözümün önüne yerleşiyordu. Çırak geldi değiştirdi. Gene tıp, tıp diye damlatıyor ve lavabonun içinde yoğurt kabı var. Bu sıhhi tesisatçıları betonlamak istiyorum!
Konak Belediyesi'ne sıhhi tesisat kursu açılsın diye talepte mi bulunsam ne yapsam? 25 tl verdik ve hiç bir değişiklik yok. Üstelik eski musluğun başlığına elim alışmış, bu yenisi daha zayıf ve evime, mutfağıma karşı bir yabancılık çekiyorum.
İşte bu rutin sıradanlıklarımı seviyorum, her şeye, gündeme rağmen huzurlu sıradanlıklarımın devamını diliyorum, tabii sizin de...

11 Mart 2015 Çarşamba

Rahat uyu Sam Simon


İnsanların hayatındaki ihtiyaçlar sınırlıdır. Para çok önemlidir ama aşırı para da aynen parasızlık gibidir. Belli bi noktadan sonra harcanamaz hale gelir. 
Fakat çok parası olan insanlar bunu harcamak için değil, güç sahibi olmak için kazanırlar. Ve kazandıkları bu gücü genelde güçsüz insanları daha da ezerek, kişisel egolarını tatmin ederler. Ki aslında bu insanlar kendilerini hayatta çok güçsüz hisseden zavallılardır.

Eğer ki bir insan çok fazla para kazanarak güc elde etmiş ve bu gücü diğer insanları ezmek için değil de gerçekten diğer canlılara yardım etmek için kullanıyorsa gerçekten güçlüdür.
Canlılara iyiliği kimselere gösteriş için yapmazlar, sevap hanelerine yatırım olsun diye de yapmazlar, vicdanlıdırlar, vergiden düşmek için de yapmazlar, başkalarının üzerinde tahakküm kurmak, onları kendisine borçlu hissettirerek bağımlı yapmak için de yardım etmezler. Bu yardımları kendilerine çıkar olsun diye de kullanmazlar.
Onlar gerçek insandırlar. Akıl ve vicdan vardır onlar da... Ne yazık ki bu ikiyüzlü, sahte dünyada fazla kalmazlar. 
Onlardan biri de Sam Simon'dı. The Simpsons yaratıcılarından. Sıkı bir hayvan özgürlüğü aktivisti, 25 senedir vegan olan Sam Simon. Ne yazık ki uzun süredir savaştığı kanser hastalığına yenilerek hayatını kaybetti.
Aktif olarak sokakta, hayvan özgürlüğü protestolarındaydı, sahipsiz hayvanlar için barınaklar açtı, sokakta yaşayan kimsesiz insanlara yemek dağıtan bir organizasyon kurdu, fok avının durdurulması için 1 milyon dolar bağış yaptı, kürkleri için işkence çektirilen ve öldürülen koca bir kürk çiftliğini satın alıp içersindeki vizonları kurtardı. Ölürken de mirasının 100 milyon dolarını hayvanlar için çalışan derneklere bağışladı.
"Veganizm, açlık ve iklim değişikliği ele alındığında, nerdeyse dünyanın yüzleştiği her probleme bir cevaptır." Sam Simon...
Toprağın bol olsun Sam... 

8 Mart 2015 Pazar

Kadınlar günüymüş!


Kadınlar günü bizim ülkemizde "kamu spotu" sahteliğinde yaşanıyor.
Her gün kadın cinayetlerinin eksik olmadığı ve üstelik katillerinin ceza yerine adeta ödüllendirildiği, kadını evde hizmetli, folluk ve kapanma özgürlüğünü siyaset malzemesi yapılarak tepe tepe kullanıldığı bi ortamda kadınlar gününü kutlanacak bir gün değil, tepki gösterilmesi gereken bir gün olarak görüyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...