Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2015 Çarşamba

İçimdeki Ses


Son zamanlarda netten film izlemeye başladım. Romantik komedi filmi sevmememe rağmen, Engin Günaydın’ın geçtiğimiz kış gösterimde olan  İçimdeki Ses filmini romantik komedi olmasına rağmen izledim.

İzledim çünkü Engin Günaydın’ın oyunculuğunu, senaristliğini ve yönetmenliğini seviyorum. Sanıyorum bu ikinci filmi ama yine de Engin Günaydın’ın yaptığı romantik komedi de olsa izlenir dedirtti bana.

Bir kere romantik komedi olmasına rağmen, yaşama ve ilişkilere dair o kadar saptama var ki filmde hem gülüyor hem de ülkenin sosyal çarpıklıklarını ve ikiyüzlü toplum yapısını izliyorsunuz.

Mesela bu Yılmaz Erdoğan’ın filmlerinde hiç olmaz. Tabii burada iki yönetmeni karşılaştır temalı bi yazı yazıyor değilim ama ilk akla gelen ve filmlerini beğenmeme rağmen gereksiz yere popüler olan biri olduğu için yazıyorum. Hah, şimdi aklıma gelen Çağan Irmak’ın ortalığı ayağa  kaldıran Issız Adam filmi. Ne ağdalı bir Romantik Komedi filmiydi o öyle. İçime fenalık gelmişti izlerken. Ülke gerçekleriyle ve yaşam tarzıyla asla örtüşmeyen bir filmdi bana göre. Ne bileyim ben insanlara gerçeği değil de hayal ettiklerini izlettirince daha iyi iş yapıyor sanırım.

Yılmaz Erdoğan’ın filmlerinde senaryoya göre Doğu’da hiç kötü karakter olmaz. Olsa bile bariz bi kötü karakter değildir o. Mutlaka saf ve komedi unsurları taşıyan masumane bir kötülüktür. Vizontele filminin sağdan sola, soldan sağa tekrar tekrar iki filmini mi ne yapmıştı, hep aynı meseller üzerinde duruyordu. Geri kalmış bir bölge ve her türlü zorluğa rağmen saf ve naif insanları.

Peki Engin Günaydın’ın Vavien filmi; Orta Anadolu insanını üç kişilik bir aile ve onların yakın akraba ve komşuları üzerinden işleyerek pekala gerçeği yansıtmıştı. Bütün aile üyelerinin birbirine kazık attığı ama ele güne karşı -mış gibi yaptığı, özellikle evin kadın karakterinin, evde bir gıdım sevginin olmadığı, çıkar ilişkileri ve acziyetin hakim olduğu bir evlilik ve ilişkiler zinciriydi.

İçimdeki Ses  geçen gece izlediğim filmse şehir hayatını ve kadın erkek ilişkilerini pek güzel dillendirdi. Aklıma geleni şöyle alt alta yazayım bari. Ana kahramanımız dizilere ve film senaryoları yazarak hayatını devam ettiren biridir. (Kendinden yola çıktığını düşündüm. )

Senarist kahramanımız yalnızlıktan bunalarak, hayır hayır evlenmeye kalkmıyor, annesini yalnız yaşadığı eve dahil ediyor.

40 larında bir adama annenin hâlâ çocuk muamelesi yaptığı.

40 larında ve birey olduğunu düşündüğümüz bir adamın kendine güveni olması gerekirken, fiziği ve yüzü güzel kadının iltifat edip hoşlanması karşısında fabrika ayarlarına dönerek çocuk gibi mahçup olması ve kendinden emin olamaması.

Göbekli, yaşlı ve kel olduğunu düşünerek koşmaya karar verdiğinde (Amerikan filmlerindeki cici çocuklar gibi) koşacak yerin olmaması hadi güzel bir park buldun diyelim; Yıldız Parkı gibi, buranın tinerci, uçucu madde ya da sapık magandalar tarafından kuşatılmış olduğunu görüp her türlü tehlikeye açık yerler olduğu.

Ünlü spor salonlarının kadınların ve erkeklerin avlanma piyasası olduğu.

Dizi ya da magazin alemindeki kadınların resmen kafa koparıcı olduğu, ünlü ve zengin biri ile evlenip hemen çocuk yaparak boşansa bile hayatını çalışmadan idare ederek garanti altına alması. Yani filmdeki yan karakterin dediği gibi 2 senede iyi şartlarla kıyak emekli olması.

Bir erkeğin aslında ne kadar da cesur olmadığı. Belki de sadece erkek diyerek feodal toplumda fazla anlam yüklenmesi ama aslında her türlü zayıflığıyla onun sıradan bir insan olması.

Adamın ilişkisini yakın arkadaşına detay detay anlatması, detaylı anlatmasa bile yöneltilen her soruya açıkça cevap vererek, ilişkisini ortaya sermesi.

Kahramanımızın annesinin gelin adayının mükemmel olmasına ve kaynana adayına çok iyi davranmasına rağmen, kaynananın oğlunun sevgilisine her türlü kulp takması.
Taaa ki, beraber seyahate çıkıp da, kazıklandıkları tur otobüsünden onu ve diğer kadınları, güzel bir tur şirketi ile anlaşma yapıp iyi bir otelde kalmalarına imkan sağladığı yetmiyormuş gibi bütün masraflar gelin adayı tarafından karşılandığı zaman, gelin adayının kaynana nezdinde  çokkk iyi bir gelin adayı olması. Para, para, para J

İlişkilerde sevgilinin kahramanın annesi  ile çok iyi geçinmesi ve sevgilinin kahramanın annesi  haline dönüşmesi.

Adamın baba figürü haline dönüşerek, sevgilisine zamanında babasının annesine davrandığı gibi eşşek şakaları yaparak ilişkinin içine etmesi. ( Bu arada ne garip şakalar yapıyormuş annesine aklım almadı. Yerde sevişiyor mu, güreşiyor mu yoksa dövüşüyor mu, belli olamayan hareketleri yapmış olmalı çocuğun yanında. )

Haa atladım umreye giden kadınların da dilinde de facebook olması, ve her yaştan her kesimin sosyal medyayı özellikle de facebook u albüm niyetine kullanarak, egolara şifa olduğunu gösterdiği.

Filmin sonunda ise her şeye rağmen kusursuzluğun kusur olduğunu, kusurlu olmanın normal ve güzel olduğunu söyleyerek filmi bitiriyor.

Keyifli ve güzel bir film izlemeke isteyenlere öneririm.

Not: Bu arada nette Türkçe alt yazılı yabancı film sitesi ya da işte güzel filmler izleyebileceğim site önerirseniz sevinirim.



10 Ocak 2014 Cuma

Bir hayalimiz vardı



Bazen okuduğun kitap ve izlediğin film apayrı konuda da olsa, bir patikanın iki karşı tarafında gibi gözükse de, bir şekilde birleşiyor ve bu patika hayatımızın ana yoluna sapıveriyor birdenbire.
Kimi zaman diyorsun ana yola bi türlü çıkamadım; neden? Gereksiz gereksiz insanlara adres sormandır belki nedeni. Yanlış adres Bağdat'tan döner ya.
Hayatı yaşarken anlamadığımızı sanıp, aslında bir takım olaylardan, insanlardan arta kalan birikimler, bize yaşamın özünü sunuyor.
Aslında yaşamın anlamı da yok ya. Yaşam yaşamdır işte, akıp giden zaman var sadece. Şimdi hava soğuk bıktım mıktım yaz gelse, güneşi görsem falan diye düşünüyorum kimi zaman. Hele şu sis yok mu? Günlerdir ruhumun ortasına çöreklenmiş.
Evlerin bacalarından çıkan dumanla birlikte yıllarca yıkanmamış tül gibi, yıkanmamaktan daha da kalınlaşmış, rengi bozkırı andıran hale gelmiş atmosfer. Yıllardır yıkanmamasının verdiği umutla, iki elimle şöyle caaarrttt diye yırtıp, etrafı, evleri, bacaları, denizi, gemileri, martıları ayan beyan görmek istiyorum.
Sonra ayan beyan tv de soğuktan buz tutmuş sokakları, hayvanları, ve tv ekranına girmeyen daha nice şeyi görüyorum.
Geçtiğimiz günler benim için Panaıt Amca (Istratı) günleriydi. Sevdiğim yazarlara amca, hanım, abi, derim. Her ne olursa olsun teyze demem. Bunu kendime yakıştırmıyorum. Bir kadının bir kadına yapacağı hatta bir erkeğin bir kadına yapacağı en büyük hakaret teyze demek. Sanılanın tersine saygı değil kaygı duyulacak hadsizliktir.
Mihail -Arkadaş- gibi romanı ite kaka okuduğumu itiraf edebilirim. Gerçi sonlarına doğru bu hissim değişti evet budur, dedim ama başlarda... gitmiyordu, gitmiyordu. Okuduğunuz romanın zamanla alakası var. Zamanlama manidar! Son günlerden bana arta kalan, insana karşı içimde inanılmaz bir itme gücü oluştu. Bu yüzden de dostluğa falan hiç inanamadım. Görüyor musunuz bin musibet, geldi içimizi kararttı.
İnsan olmak ve hayatı hayvanlardan daha az anlamak ne hazin şey, demiş Panaıt Amca.
Evet Panaıt Amca, insanlara akıl verilmiş duygu verilmiş ama sonuç ortada. Eee unutmamak gerekir ki duygu deyince, insanın aklına sadece sevgi, dayanışma, güzellik, yardımseverlik, v.s gelmesin. Kutu kutu hırs, güç, insanları ezme, riya, açgözlülük, yalan v.s gibi duyguları görüyoruz.
Bizdeki -insanlardaki- akıl ve ilkel duygular önce bir takım insanları, sonra diğer insanları bitirmeye, en sonunda da yeryüzünü bitirmeye progamlanmış sanki.
İnsan insanın kurdudur, tilkisidir, çakalıdır, sansarıdır.
Yukarıdaki satırda şu güzeller güzeli hayvan dostlarıma ne iftiralar attım görüyor musunuz? Karınlarını doyurmak için doğası gereği ne gerekiyorsa yapıyorlar. Evet sen insan karnını doyurmak için yapmıyorsun bütün bunları. Ruhunun kara, kapkara deliklerinde yer alan bilmediğimiz ama hissedebildiğimiz komplekslerini gidermek için acılar, korkular, ölümler, işkenceler, ve neler neler yapıyorsun insancığım. Artık sana insancık diyeceğim.
Biliyorum, bilmez değilim insan dediğin kötülüklerle dünyaya gelir. Atalarının genlerinden miras kalan kötülükler bazılarına oldukça bahşedilmiştir. Hele de yaşadığın dört sekizlik komple komplekslerin varsa, var ya, yandı gülüm keten helva.
Ben buraya bir de film sığdıracaktım baştaki paragraftan anlışılacağı üzere. Bir filme gittim inanın öğretilerden ve bütün düşünce -izm-lerinden içime fenalık geldi.


Film 1945 yılında Hiroşima'ya atılan bombayla başlıyor. Yok olan insanlar, şehrin bombalanmış hali... kimi mutlu eder ki bu? Atanları eder mi bu durum?
Aynı tarihlerde iki yakın arkadaşın iki kızı doğuyor. Aynı gün doğuyorlar. Kızlar da yakın arkadaş oluyorlar. Zamanın öngördüğü şekilde biri anarşist oluyor. Diğeri daha çok kendi cinsel devrimini gerçekleştiriyor. Beraber yapılan çılgınlklar, katıldıkları yürüyüşler v.s.
Anarşist kızın babası -izm-lere gönül vermiş, sürekli çalışan, yazan, okuyan bir -izm-cidir. Bu izmci arkadaş, kendi bireysel özgürlüğünün peşindedir.
O zaman şöyle sorabilir miyiz bu bireysel özgürlükçü arkadaşa: senin özgürlüğün nerede biter. Yani bunun da bi sınırı var. Eğer sen küçük yaşta bir kadını (eşini) hamile bırakıp ve evet tamam evleniyorsan ondan bir çocuk sahibi oluyorsan izmciliğin de bi yere kadar olur. Evlenmek nedir arkadaş? Sorumluluk v.s. sahibi olmaktır. Eğer devleti reddediyorsan evlenmeyeceksin ve başkasının yani kadının hayatını bitirmeyeceksin. Kadın ressam ama çocuğu olduğu için resim hayatını bitirip eve tıkılmak zorunda kalmıştır. Hayatının başında kendisini tanımlayamadan bitirmek zorunda kalmış.
Ya izm-ci arkadaş? Üniversitedeki öğrencileriyle gününü gün eder, hiç bi şekilde eve karısına saygısı yoktur. Yani bildiğin maganda bi şekilde hayatını bireysel özgürlük adına devam ettiririr. Özgür bey kızına da baba dedittirmemekte, baştan beri ismiyle hitap etttirmiştir.


Öyle ki kızının 18-20 yaş civarı olduğu diğer arkadaşıyla kızının gözü önünde işi pişirip, kızının ruhsal dengesini alt üst eder. Kız sonunda atom bombasına dönüşür. Sonunda patlar da. Sonucunda ortalık anne, kız, diğer kızın annesi Hiroşima'ya döner.
Yani işte hayat dediğimiz de o izm-lerden oluşmuyor. O yazılar, makaleler belki güzel şeyler yazıyorsun cart curt ama sen kendi özgürlüğünü ve maddeciliğini gerçekleştirmek için başkalarının hayatına maganda karakterini kara bir hançer gibi saplayamazsın Özgür izm-ci.
Ya kimseye bağlanmayacaksın, evlilik çocuk falan yapmayıp inandığın değerler öğretisinde yaşayacaksın ya da başkalarına bağlandıysan bu öğretilerin görüldüğü üzere senin hayatına uymaz.
Panaıt Amca'nın Uşak isimli kitabını okudum dedim ya. Evet bu günlerde onun Mıhaıl'den daha çok beğendim. Çünkü içinde vicdan, insanlık var. Ve Panaıt Amca bir süre grevlere, sosyalizme politikaya da bulaşsa, işin içine politikacılar girdiğinde bütün o saf görüşlerin berbat olduğunu, rabbena hep bana diyen politikacıları gördüğünde, ne politikaya ne de sosyalizmle bağı kalmıyor. Çünkü politikacı dediğimiz kişiler, insandan başka bir varlığa dönüşüp, diğer insanların üzerinden yarar sağlayıp, kendilerinin küpünü doldurup sonra da tekmeyi basıp, insanları yüzüstü bırakmaktan başka bi şeye yaramıyor. (Buna ne kadar yarar denirse) İşçiler, sade vatandaş sırtına basılması gereken merdiven oluyor.
Gerçekten özgür ruhlu Panaıt Amca'da o kadar gezdiği ülkelerde, ülkelerden çok insanları, ezilen, sömürülen insanların başlarına gelenleri ve çoğu zamanda onların birbirlerine kazdıkları kuyuların hikayelerini yazar. İnsan denen varlık çok komplike bi şey. Hesap itap, hırs, para insanı bozuyor.
En çok güce tapanların, gücün yanında olanların güç sahibi olmak için olmayacak şeyleri yapanların hayatta en çok güçsüz, en zavallı insanlar olduğunu düşünüyorum.






26 Kasım 2012 Pazartesi

Erkek Kızlar




Bugünlerde okuduğum kitap ve izlediğim film, tesadüfen aynı konu üzerine kurgulanmış. İstesen ayarlayamazsın ya, aynen öyle.
Ben de şaşırdım bu tesadüfe tabii.
Reşat Ekrem Koçu'nun “Erkek Kızlar” isimli kitabını, elime almamla başladı herşey. Kitabı alıp da eve geldiğim süreç içersinde “hımmm konu ne olabilir ki? Erkek kızlarmış, acaba erkek gibi davranan ya da olmaya özenen gözü pek kızlar mı” diye düşündüm. Sakın gözü pek derken yanlış anlaşılmasın. Nazik falan değil anlamında kullanıyorum.
Eve gelip de ilk okuduğum hikaye İbrahim Voyvoda isimli olanıydı. Okudukça gözlerim büyüdü. Gene bir yanlış anlamayın diyeyim de, meseleye arka kapaktaki yazıdan alıntı yaparak devam edeyim.
Şöyle: ilk kez 1962'de yayınlanan Erkek Kızlar adlı kitabında Reşat Ekrem Koçu, kadının adeta var olmadığı, yaşamın neredeyse hiçbir alanında etkin olmadığı bir toplumda, tuhaf bir “kadınlık durumuna”, beklenmedik bir tarzda dikkat çekiyor.
Toplumsal yaşama katılmasına izin verilmeyen, fakat olayların katılmaya da zorladığı sıradan Osmanlı kadınları ne yapabilir?
İster Balkan coğrafyasında yaşayan sahte ismi İbrahim Voyvoda olan zengin Ağanın güzeller güzeli kızı, ister Arap emirinin güzel kızı Sitti Zühre'nin, Emir Talha ismini kullanarak erkek kılığına girmek zorunda kalması. İsterse Cerrahpaşa'da oturan, cerrah İsmail'e satılan deli Emine. Onun kim delirtmiş. Kendi kendine delirmez insan. Yaptırana bak derler ya, o hesap işte.
Kitabım henüz bitmedi devam ediyorum ama hepsinin ortak özellikleri çok zengin de olsalar, çok güzel de olsalar erkek kılığına girmek zorunda kalmaları ve ne acı ki, onları erkek kılığına girmek zorunda bırakan toplumun, onları sonra fahişe diye dışlamaları. Tabii ki sonları hiç iyi olmuyor. Genç yaşta ölüm. Ölüm ama ölümün de iyisi var kötüsü var. Eee adı böyle fahişeye çıkmışsa, yapılanlar karşısında bilenmiş onlar da cevap vermişlerse, günlerce süren işkence ile öldürüyorlar İbrahim Voyvoda'yı.
İşin içinde kaynana denen, kadının kurdu da var tabii. Boşuna dememişler, kaynanayı ne yapmalı, kaynar kazana atıp kaynatmalı? Siz hiç iyi kaynana gördünüz mü? Doğurduğu için kendi imalatı, malı olduğuna kanaat getiren kaynanalar, oğulcuklarını bi türlü paylaşamazlar. Her köfteye acı maydanoz olurlar. Olan tabii oğulcuklarına olur. Tabii kendilerine de.
Neyse kitap, Reşat Ekrem Koçu'nun dilbaz anlatımıyla harika ve hüzünlü bir şekilde geçiyor. Benden yüzyıllarca önce yaşamış hemcinslerimin ne ızdıraplar çektiğini okuyup duracağım.
Kimbilir benden yüzyıllar sonra da başka bir anlatıcı çıkacak ve günümüzde yaşanan kadın katliamlarını, şiddetini, işyerlerindeki mobbingleri, eşitsizlikleri anlatacaklar.
Acaba yüzyıllar sonra kadın eşit olacak mı? Hayır! Bunun için falcı olmaya gerek yok. Tarihe ve bugüne bak ne olacağını anlarsın.
Gelelim izlediğim filme. "Hizmetkar Albert Nobbs". 19 yy İrlanda'sında geçiyor. İsmi Albert ama o bir kadın. Hayatta yalnızdır Albert. Annesini, Albert doğar doğmaz, babası terk ettiği için ve kadın öldüğünden hayatta yalnız kalan Albert rahibe okuluna verilir ve bir süre sonra oradan ayrılır. İş aslanın ağzında. Hele bir kadının iş bulması çok zor. O da en sonunda ikinci el bir garson elbisesi satın alarak garson olur ve küçük bir otelde de uşak olarak hayatına devam eder.
Artık erkek kimliği üzerine öyle bir yapışır ki, istese de kadın gibi davranamaz. Üstelik bunu otelde çalışanlar ve patron da dahi hiç kimse anlamaz. Ta ki boya badana için otele gelen bir ustaya kadar. Yatacak yer yoktur ve patron ustayı Albert'ın odasında yatacağını söyler. Albert karşı çıksa da, hayır, imkansız.
Sonra ne olur biliyor musunuz, usta da erkek değil kadındır. Badanacı olan sarhoş kocasından kaçıp o da bu yola başvurmuştur. Ve evlenmiştir.
Albert onların evine gittiğinde, hayallerindeki gibi bir yuva görür. Mükemmeliyetçi Albert onlara o kadar özenir ki, otelde çalışan hizmetçi bir kızla evlenmeye karar verir. Ne ki kızın gönlü kazan dairesinde çalışan yakışıklı ve sorumsuz adamdadır. İkisi birlikte Albert'ı kullanırlar. Albert'ın şilin şilin biriktirdiği parayı sızdırmaya bakar kaloriferci erkek bozuntusu.
Ah dedim Albert'a ah. Neden bu kadar mükemmeliyetçisin ve kendine güvenin yok. Hayalini kurduğun tütüncü dükanını açma fikrini bir eş olmadan da hayata geçirebirilirsin. Yalnızlık mı? Yıllar içinde birini belki bulursun, belki bulamazsın. Neden bu kadar kendine güvensizsin?
Üstelik kadını da sevmiyordu. Sadece kafasında kurguladığı, tütüncü dükkanının üst katında, huzurlu bir yuva ve şablona uygun eş.
Neyse bu anlattıklarımı size film olarak izlemenizi öneririm. Çünkü bir kadının erkek olmak zorunda kalması ve sonra o kimlikten çıkamaması. Hep toplum dayatmaları.
Aynen Osmanlı'daki gibi.
Aslında yine yok mu, var. Yeşilçam'ın Şöför Nebahat filmini unuttunuz mu? Ya diğerleri? Gerçek yaşamda kamyon şöförü olan kocası ölünce kamyon şöförlüğü yapan kadınlar tabii erkekleşerek. Erkek dünyasında kadın olamazsınız.
Neyse bakalım, ne haller var yeryüzünde. Hep birbirimize hayatı zehredip duruyoruz. Saçma sapan ahlak kuralları yüzünden.
Ahlak da, ne ahlak ama ya!

14 Ekim 2012 Pazar

Roma'ya Sevgilerle




Hııımmmm. Hımmmm. Bin kere hımmm yazsam.
Sonra harika, harika, harika... Buraya da, bin kere değil, on binkere harika diye yazsam.

Sanıyorum her sezon sinema açılışını Woody Allen filmleri ile yapmaya başladım. Evet bu sezon ilk filmim “Peki Şimdi Nereye?” idi.

Sonra? Sonrası ilk filmim adres göstermiş gibi, Woody filmine götürdü beni. Geçen yılda baktım Paris'te Gece Yarısı filmi ile sezon açılışını yapmıştım. Evet, o filmi izlerken çok mutlu olmuştum ama, Roma'ya Sevgilerle filmi kadar değildi açıkçası. Paris'te Geceyarısı filminin ana örgüsü, kül kedisi gibi, hayır kül kedisinin tam tersi olarak, gece yarısından sonra geçmişteki masal dünyasına gittiği için, filmin çekimleri de doğal olarak karanlıkta geçmişti. Fakat film kahramanının, geçmişteki edebiyatçılarla, sanatçılarla konuşması, birlikte olmasını izlemek de çok çok güzeldi.
Filmin gündüz sahneleri için nasıl bir yorumda bulunabilirim? İşte burda bir “Hımmm” Zaten Woody Allen'ın her filmi romantik komedi tarzı. Gündüz sahneleri de bu örgüde işliyor. Paris bana güzel bir şehir olarak gelmediği için, şehri de bin yıldan beri orda burda izlediğimiz için pek de cazip gelmedi. Cilalanmış Turizm Dönemi (CTD) şehirlerine örnek gösterilecek bir şehir Paris. Üstelik de filmde Carla Bruni gibi sevimsiz bir yeteneksiz de olunca, “hımmm” larım, “ığğğmmm” lara dönüştü. Üstelik de Woody bu filmde sadece yönetendi. Ama bilirsin ki onun oyunculuğu çok acayip bir şeydir. Komediyi, karakterinin çok doğal haliymiş gibi kendiliğinden oynar.

Tamam, artık diğer filmden bahsetmek istiyorum.

Roma'ya Sevgilerle


İnsan film izlerken mutlu olur mu? Olur, arkadaş olur. Çekimleri hangi teknikle yapmışsa, o kadar güzeldi ki, karakterin yanında sanki sokaklarda yürüyorsunuz izlenimi doğuruyor insanda. Ondan ötesi; sokakta yürüdüğümde bu hissi duymuyorum. Zaten şehrin dokusu, mimarisi çok güzel. Her yer yaşanmışlıklarla ve bozulmamışlıkla dolu. İnsan kendisini hem geçmişte, hem de bugünde hissediyor.


Woody Allen geleneğini bozmayarak, bu filmde de, romantik komedi yoluyla günümüz dünyasını çok güzel eleştirmiş. Tabii unutmamam gereken en büyük detaylardan biri de, müzisyenliğini de çok acayip bi şekilde konuşturmuş.

Bir de üstüne kendisi de bu filmde oynamasın mı? Oynasın arkadaş, oynasın. Aynen o doğal komedi duygusu ve kendine güvenden kaynaklanan, kendiyle dalga geçebilme hali ile.

Woody emekli olmuş müzisyen. Emekli olmuş ama gerçek hayatındaki gibi biri. Kendisine emekliliği yediremiyor. O da Roma'ya turist olarak gelen kızının Aşk Çeşmesi'nin adresini sorduğu, genç yakışıklı avukatla tanışıp, evlenme kararıyla birlikte, Roma'ya psikolog karısı ile geliyor. Evet çok komik ama, kızı Aşk Çeşmesi'nin adresini sorduğu avukatla bir yemek, iki şehir turundan sonra evlenme kararı alıyor. Lap lup, labalubalup. Her şey bu kadar kestirmeden bu filmde.

Roma'da cenaze levazamatçılığı işi yapan dünürleri ile tanışırlar. Dünürün süper sesi vardır. Ve duş yaparken klasik müzik söylemektedir. Emekliliğinde kendisine yeni bir uğraş edinmek isteyen ve zaten kendisine emekliliği yediremeyen Woody, dünürünü hayatını donmuş bedenler arasında mı geçireceksin, diye gazlar. Klasik müzikte önemli kişilelerle tanıştırıp, onun yeteneğini ve kendisine yeni bir uğraş sağlayacaktır. Aslında daha çok kendisini diriltmek istemektedir. Fakat dünür, sadece duş yaparken şahane şarkı söylemektedir. Tabii avukat oğul babasının rezil olmasına çok kızar ve araya evlilik kurumu yüzünden griftleşen aile ilişkileri ile bir çiftin aralarının kolayca açılabileceğini gösterir. Sonra, sonra, sonraaa. Süper bi tiyatro sahnesi var. sırf bunun için bile izlenebilir. Üstelik de her zamanki sıkıcı olmayan mizahi üslubuyla.



Taşradan gelen gözü açılmaış saf ve birbirine bağlı! çiftin aslında birbirine hiç de sadık olmadıklarını, karşılarına ilk çıkan cazip kişilerle birbirlerini aldattıklarını ve sonra da her şeyi bildikleri halde “gulp, gulp, gulpp” midede hazmettiklerini izliyoruz.



Diğer eleştiri ise medyaya. Sıradan, çok sıradan, bi aile erkeğinin nasıl parlatılıp,cilalanıp, üstüne çullanıldığını, havadan sudan lise anket defteri düzeyindeki anlamsız sorularla her gece gündüz tv ye çıkarılmasını, (bugünkü Paris Hilton gibi belki) kırk kere güzel ya da yakışıklı ya da zeki derseniz, bunları yapan medya sayesinde popüler kültürü ve sonra onu tüketip yeni bir ikon yaratıp, yine aynı şeyi gerçekleştirdiğini bir güzel eleştiriyor.



Mimarlık adayı kadın ve erkeğin, kadının Amerika'da yaşayan sevgilisinden yeni ayrılmış, oyuncu fakat oyunculuk da yapamayan, akıllı desen akıllı değil, güzel desen güzel değil, oyuncu desen oyuncu olmayan çok sıradan birinin yakın kız arkadaşının sevgilisini elinden almaya kalkmasını, kendisini entelektüel gibi göstermek için her şiirden bir iki mısra, popülerlik kazanmış edebiyatçı, ressam, mimarların isimlerini ezberleyerek -mış, -muş tayfası üyesi olarak kendisine arkadaşının sevgilisini pekala aşık eder. Tam sevgilisinden ayrılacakken aşık olduğu hatuna gelen telefon sayesinde, oyuncu kızın gerçekten de oyuncu olduğunu anlar.

Filmin bu bölümünü mimar gencin orta yaş haliyle, genç haline durmadan öğüt verirken birlikte izledik.

Çok güzel bir filmdi. Çıktıktan sonra allam burayı var ya, Woody kimbilir nasıl güzel çeker, biz nasıl güzel bir alemdeymişiz gibi oluruz dedim.

Yaa hakkaten Woody Allen her sene filmlerini, Avrupa kentlerinde çekiyor ya, acaba İstanbulda'da çekmez mi? Nasıl, süper olmaz mı? 007 Bond Kapalıçarşı'nın damlarını iyice çökerttikten sonra, Woody içinde çekerek bizi mutlu eder, ne dersin?


2 Ekim 2012 Salı

Peki Şimdi Nereye?



Eylül toparlandı gitti işte
Ekim falan da gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar...

demiş Turgut Uyar. Eeee bana da uyar tabii eylülün gitmesi. Hem de çok uyar. Valla romantiklikten falan değil bu şiirin, son mısralarını seçmem. Romantikliğin “R” sini bulamazsınız bende. Sadece ve sadece eylül ayının geçip gitmesini istiyorum. Hayır eylül ayında şükür kötü giden bir şey olmadı ve benim Eylül ayına fena halde bir anlam yüklemiş olduğum da yok.
Neden; sadece ve sadece aşırı sıcaklar. Dün, 1 ekim 2012 günü öğle sıcağında dışarı çıktık ve o güneş nasıl gözümün içine içine girdi, yüreğimi deldi anlatamam.

Kış gelsin istiyorum artık. En çok sevdiğim şey sıcak terliklerimi giyeyim evde. Sonra koca mantomu, postallarımı, çizmelerimi, botlarımı giyeyim. Eeee serde kadınlık var, biraz var ayakkabı manyaklığı. Soğuğu da iliklerimde hissedeyim. Hadi bakalım kızım sen bu yazıyı şubat ayında oku da göreyim. Biliyorum ben kendimi, bu kez de, “offf ya yaz gelsin bu kış da amma uzun sürdü, bırr bırrrr” diye kafa ütülerim.

Kışın soğuğunu ve etkinliklerini özledim dedim ya. Sinemayı da çok özledim. Neyse gene de gidilebilir. Kanun hükmünde kararname yok 2 Ekim de sinemaya gidilemez diye. Biz de gittik. Ege Üniversitesi Kampüs sinemasında -bu sinema salonuna o kadar az kişi geliyor ki, yazık diyorum. Gişe filmlerinin haricinde güzel sanatsal filmler getiriyorlar.- 2011 yılı – Fransa, Lübnan, Mısır, İtalya ortak yapımı ve Arapça, Rusça, İngilizce sesli Türkçe alt yazılı “Peki Şimdi Nereye?” filmine gittik. Bu filmin güzelliğini tahmin ediyor musunuz? Bu kadar milletten yapımcıyı ve dili bir araya getirmiş.

Filmde bir grup Lübnanlı kadın kendi köylerindeki Hristiyanlar ile Müslümanlar arasındaki gerilimi azaltmak için çaba gösteriyorlar. Ve bunda da başarılı oluyorlar. Tabii bu o kadar kolay olmuyor. Dinlerin insanları nasıl gaza getirdiğini ve savaş sebebi olduğunu görebiliyorsunuz. Sanırım insanların inançları yumuşak karınları. Ve bunu çok iyi bilenlerin nasıl kullandıklarını. Aslında Gündem Sinemasında da izliyoruz sürekli, dünya insanları olarak da kimi zaman baş kahraman, bazen de figüran olarak da katkı da sağlıyoruz.

Neyse kurgu filme geleyim yine, kadınlar kurnazlıklarıyla erkekleri barışa, burunlarını sürte sürte, her türlü manevrayla yola getiriyorlar.
Ne yapalım ki kadınlara da bu hayatta kurnazlık düşüyor. Dobralık yapmalarına hiç bir zaman izin verilmiyor.

Ya şimdi tekrar aklıma filmin başı geldi usta. Nedense bugünlerde usta demeyi seviyorum.:) Evet filmin başı bizim Vizontele filminin başlangıç sahnesi gibi başladı. Çok fakir bir köyde televizyon seyretmek isteyen köylülerin anten çilesi, ve tek televizyonla açık havada çekirdek çitleyerek televizyon izlemeleri... vayyy dedim, ya Yılmaz Erdoğan arak yaptı ya da bu yapımcılar. Eve gidince hemen yapım yılına bakacağım dedim, baktım ve 2011. Yani şimdi Vizontele filminin ne zaman yapıldığını biliyoruz değil mi? Evet. Bir sinemacımızın bir filminden, bir sahnenin arak yapılması da hoşuma gitti doğrusu.

Dışarı çıktığımızda zalım güneş halen vardı ama zalım zalım yakmıyordu usta. Şu Ege Üniversitesi'ni de iyi ki ağaçlandırmışlar dedim. O kadar uzun yürüdük ki. Sanki bir çiftliğe gitmiş gibi. Ağaçların, ekinlerin arasından geçerek, mis kokulu havayı ciğerlere çekerek yürüdük. Evet yürümek, yürümeyi de çok özledim. Ayakkabımın arkası vurmasına rağmen deli gibi yürüdüm. Hiç şikayet etmedim doğrusu.:) Bu ılık yaz gecesi baya bi hoşuma gitti. Gece yürümenin tadı bir başka oluyor.

Durun artık yaza fazla övgü düzmek istemiyorum. Hemen zalım oluyor, yakıyor adamı. Kış mevsimine gelelim. Bana kış hakkında üç şey söyle deseler, yürüyüş, sinema, kitap, Kıbrıs Şehitleri ve her zamanki gibi intırnıtım derim...
Açtık bakalım sinema sezonunu. Hay laaa yaaa, Film Ekimini unutuyordum. İzmir'de 5 – 7 Ekim arasında Karaca Sineması'nda.
Müsaitseniz, sinemayı seviyorsanız kaçırmayın derim. 






2 Mayıs 2012 Çarşamba

İzmir film festivali'nin ardından: En İyi film NAR



İzmir film festivali 12 yıldan beri yapılmıyormuş. Doğrusu ya yapıldığı dönem çok yoğun çalıştığımdan haberim bile olmuyordu. Sinema sevgim genellikle cuma geceleri gittiğimiz gişe filmlerini izlemekle kalıyordu. Nerde festival filmlerine gideceğim.
Bu yıl uzun aradan sonra tekrar başlayacağını duyduğumda çok sevindim. Ne var ki bu sefer de evde tadilat, badana, çöp atma işleri vardı. Ah haahh:)) duyan da evimizi çöp ev sanacak.
Marangozun geç gelmesi işlerin akışını planladığımızdan geç yapmamıza, haliyle festivali sonundan yakalamamıza neden oldu.
Bütün bunlara rağmen iki filmi de izleyebildik. Her ikisini de, çok ama çok beğendim. İlk izlediğim film yönetmenliğini Tayfur Aydın'ın yaptığı İZ filmiydi. Günümüz sorunlarına gerçekçi bir bakış açısıyla bakmıştı. Başta ailenin babasına inadına karşı öfkelenseniz de, filmin sonundaki sürpriz sayesinde haklılığını anlıyorsunuz.
Diğer izlediğim filmse yönetmenliğini Özcan Alper'in yaptığı “Gelecek Uzun Sürer” filmiydi. Bu film Alper'in ikinci uzun metrajlı filmi. İz filmiyle ortak sorunlara eğilmiş. Özcan Alper'in sinemasını çok beğeniyorum. Angelopoulos'un izlerini görebiliyorsunuz. Hep bir arayış hali ve uzun gibi görünen yitip giden zaman. Benim için sürpriz olansa Alper'in anne babasının da, sinemaya gelmiş olması ve konuşmalarına şahit olmamdı. Tabii burada konuştuklarını anlatmam yakışık almaz ama mütevazı ve başarılı yönetmen Alper'in efendiliğinin aileden gelen bir genetik kod ve görgü olduğunu anlayabiliyorsunuz.
Nar filmini çok izlemek istememe rağmen maalesef izleyemedim. Desem e gelirse artık kısmet diyorum.
Yönetmen Ezel Akay, oyuncular Işık Yenersu, Rıza Sönmez sinema yazarı Murat Özer görüntü yönetmeni Uğur İçbak'tan oluşan Ulusal Uzun Film Yarışması Jürisi Ümit Ünal'ın yönetmenliğindeki Nar'ı En İyi Film ödülüne layık buldu.


 Murat Erşahin, Burcu Aykar ve Çağdaş Günerbüyük'ten oluşan Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) jürisi Ruhi Karadağ'ın Simurg filmini birinci seçerken; Oğuz Onaran, Oğuz Adanır ve Mutlu Parkan'dan oluşan Akademi Jürisi de tercihini Nar'dan yana kullandı.



En İyi Film: Nar
Jüri Özel Ödülü: Simurg (Ruhi Karadağ)
En İyi Yönetmen: Tolga Örnek (Labirent)
En iyi Senaryo: Ümit Ünal (Nar)
Çiğdem Vitrinel – Şebnem Vitrinel (Geriye Kalan)
En iyi Kadın Oyuncu: Şebnem Hassanisauchi (Geriye Kalan)
En iyi Erkek Oyuncu: Gün Koper, Ayberk Pekcan, Bedir Şirin (Aşk ve devrim)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Burak Kanbir (labirent)
Siyad En iyi Film: Simurg (Ruhi Karadağ)
Alim Şerif Onaran Akademi Ödülü: Nar (Ümit Ünal)
En iyi Film: Selim Demirdelen (Nar)
En İyi Sanat Yönetmeni: Adalı Aksoy (Aşk ve Devrim)
En iyi Kurgu : Oğuz Çelik (Labirent)

Seneye umuyorum ki, baştan sona festivali takip edebileyim.





10 Kasım 2011 Perşembe

İncir reçeli



Geçtiğimiz gece tv de İncir Reçeli isimli filmi görünce sevindim. Hemen ortamı karartıp, sinema salonu havasına soktuk. ''İyi ki sinemaya gitmemişiz bak televizyonda yayınlanıyor'' haline girdik bile...
Filmi izleyince romantik Hollywood filmlerine fazlaca öykündüğünü anladım. Özellikle biz de çok sevilen ''Kasımda Aşk Başkadır'' isimli filme. Aslında bu Hollywood filmi 1968 yılında Herman Raucher tarafından yazılan bir hikâye üzerine kurulmuş. Belirtmeden geçemeyeceğim bir diğer konu da,filmin 2001 yılında Altın Ahududu için, En Kötü uyarlama, En kötü Aktris ve Aktör dalında aday gösterildiğidir.
İşte bu güzel filme öykünmüş! İşte tam da bu yüzden, Türkiye gerçeklerine uzak bir film olmuş.
Her nedense yeni dönem Türk filmlerinde değeri anlaşılamamış ve işsiz sanatçı tipi Galata'da oturuyor. Şimdi Galata'daki evlerin fiyatları ve kiraları göz önüne alındığında, değeri anlaşılamamış, skeç yazarı, sinemacı ya da reklamcı nasıl buraya para yetiştirir ben anlamadım. Anlayan var mı bilmem? Haa evet retro eşya ile oldukça hoş ve şık evler döşeniyor filmin temasına uysa da, senaryodaki işsiz insan tipine ve Türkiye gerçeğine hiç uymuyor.
Gerçekçi bir insan olduğumdan bu gibi konular oldukça gözüme batıyor.
Evet emeğe saygılıyım. Senaristlerin ve yapımcıların da kendilerine ve izleyicilere saygılı olmaları gerektiğine inanıyorum.
Şimdi gelelim bu İncir Reçeli isimli filmin konusuna. Bir kere adam kıza başlarda çok gıcık oluyordu ve tavırları önceleri ağzını burnunu çarpıtmak şeklindeydi. Yani kız bir akvaryumu temizleyip, içine Japon balığı alıp evi daha canlı hale kattı diye mi bütün bunlar? Yoksa bulaşıkları yıkadı diye mi? Eğer bir insan önce ağzını burnunu çarpıtıp, azarlar tonda konuşup; bütün bunları -evi daha yaşanılır hale koydu- diye ise, bunun adı aşk değildir kardeşim. Sen kendine evi toparlayacak birini arıyormuşsun meğerse, bütün bunlar da hale yola girince 'vayy ne âlâ' diyorsun. Aaa ama hakkını yemeyelim o çok romantik not kağıtlarının! Belki onlar sayesindedir aşık olmasının!
Ya adamın kızın hasta olduğunu, devirdiği camlardan ve kız terk ettikten sonra, evi ıssız adaya kendisini de Robinson Crusoe haline sokmasına ne demeli ya! Ayrı evlerde oturduğu yılışık ''Cuma'' arkadaşı geldi de, onu gerçek hayata dönmek için silkeledi.
Kızın Aids hastası olması ve bu hastalığa dikkatleri çekmek, insanların bu hastalığa karşı olan ön yargılarını kırmak için yapılan bir film olsa... diyeceğim! Ne yazık ki diyemiyorum!
... evet, sonuç olarak oldukça bayat bir 'Kasımda Aşk Başkadır'' versiyonu idi. Üstelik orjinalinin Ahududu adayı olduğunu düşünürsek, yerlisinin ne adayı olduğunu düşünemiyorum.



5 Ekim 2011 Çarşamba

Paris'te gece yarısı


Yaz bitti. Hüzünlü eylül ayı bile bitti. Ama hâlâ eylül ayının 35. gününde gibiyiz. Hava güzel olmasına rağmen, yazın yaptığımız aktivitelere çoktan son verdik.
Nette sinema fragmanlarına bakıyorum artık. Neler var neler yok? Woddy Allen’ın film çektiğini 2010 yılında öğrenmiştim. Hatta bu filmde Carla Bruni’nin kötü bi oyunculukla oynadığını, sahnelerinin çekimlerini defalarca tekrarladığını okumuştum gazetelerden.
Ben de Woody Allen denince akan sular durur. Her filmini izledim nerdeyse. Onun mizah anlayışını; oyunculuğunu da, en az yönetmenliği kadar seviyorum.
Bu defa oyuncu olarak katılmamış. Sadece yönetmiş.
Sinemaya girdiğimizde, büyük ve karanlık ortamı gerçekten de özlediğimi fark ettim. Öyle ki her zaman sıkıldığım, bi an önce bitmesini istediğim reklamlar bile güzel geldi. Varın gerisini siz düşünün.
Film Paris’in harika görüntüleriyle başladı. Baştan söyleyeyim; Paris bana pek de cazip gelen bi Avrupa şehri değildir nedense. Belki de meşhur Şanzelize caddesinin gıcıklığından olabilir bu önyargım.
Her şey arka sokaklarda ve tabii gören gözlerde…
Bu gözler, Woody Allen’ın gözleri. Öyle güzel ışık ve çekimlerle Paris’in arka sokaklarını, yağmurunu, köprülerini izledik ki, Paris’e ışınlanmak istedim doğrusu.
Gerçi dev ekran sayesinde kendinizi filmin içine girmiş hissediyorsunuz.
Filmin konusundan kısaca bahsetmek istiyorum. İş için Paris’e gelen aileyle, sonbaharda evlenecek olan nişanlı iki gencin Paris’te bi takım olaylar karşısında ‘gerçekten’ birbirlerini tanımalarının hikayesiyle birlikte, Hollywood’da yaptığı işten mutsuz olması, içinde her zaman yazarlık ve Paris’te yaşamak isteğiyle dolu olan Gil’in kendisini ve gerçek aşkını  bu kısa tatil sayesinde bulmasının hikayesi bu film.
Bununla birlikte her zaman, sanırım çoğu insan için geçerli olan, yaşadığı zamandan mutlu olmayıp, hep geçmişe özlem duyma ve geçmişteki zamanın ‘altın çağ’ olduğunu düşünüp, yaşadığı anı ıskalamasına neden olan, zamana, daha doğrusu insanlara gönderme var.
Mutluluk ya da altın çağ, hiçbir zaman eskide değil aslında. Belki öyle sanmamıza neden olan, kötü olayları görmezden gelip, geçmişin iyi yanlarına gözümüzü dikmek olmasın sakın?
Woody Allen bize eski Paris’i zaman tünelinde görsel şenlik içersinde gösterirken, Dali, Bunuel,Scott& Zelda Fitzgerald, Hewingway, Picasso ve güzel sevgilisi, Paris’in 1920 lerdeki sanat ortamını ve tüm bu yazarlardan, hayata dair konuşmaları izlemek müthiş güzeldi.
Filmin sonu ne oldu? Tabii ki söylemeyeceğim. Durun yahu, ayrılık da olsa, mutlu sona ulaşıldığını söylesem ne dersiniz?
Paris’te insanın,  sıradan olmasının 1920 lerde ne kadar zor olduğunu düşündüm. Atmosfer şahaneydi.

19 Nisan 2011 Salı

11'e 10 kala



Hadi bakalım keyfe gel. Kış ayında başlayan sinema günlerim devam ediyor hâlâ.. Nerdeyse haftanın üç gecesi  film izlemeye başladığımda, kendimi  bambaşka bi dünyaya göç etmiş gibi hissediyorum. Eğer seyrettiğim filmi beğendiysem, sabah mutlulukla uyanıyorum.  Her ne kadar sinemada film izlemek güzelse de, evde ortamı karartıp kanepede uzun oturup, film izlemenin keyfi bi başka oluyor desem… evet haklısın dediğinizi duyuyorum.
Bu sezon evde izlediğim filmlerden en etkileyici olanı 11’e 10 kala. Film 2009 yılında vizyona girmiş. Ben filme konu olan Mithat Esmer’in belgeselini, 2002 yılında TRT de yeğeni Pelin Esmer’in yönetmenliğinde izlemiş, o zamandan aklımda kalmıştı bu ilginç hayat öyküsü.
Filmin yönetmenliği ve senaristliği Pelin Esmer tarafından yapılmış
11’e 10 kala” “dün, “şu an” ve “yarın’ı” birbirine sıkı sıkı bir iple bağlayıp, yaşamın her anını koleksiyonuna eklediği bir objeye dondurup o ipe dizen ve onun üzerinde usta bir cambaz gibi yürümeye devam eden müthiş bir koleksiyoncuyu anlama arzusuyla başladım. İstanbul’un hayatın içindeki çelişkilere olan toleransına sığınıp, birbirinden sınıfları, yaşamları, hayalleri ve gerçekleriyle çok farklı iki yalnız adamın, 83 yaşındaki koleksiyoncu Mithat Bey’le kapıcısı Ali’nin, birbirlerinin yaşamlarına hesapsızca müdahalelerini anlatırken, bir baktım kaybederken kazanan, kazanırken yenilen, biterken başlayan yaşamlarında bu iki adamın birbirlerine sunabilecekleri yine İstanbul’du. Böyle tanımlıyor filmini Pelin Esmer.  
Emniyet apartmanı’nın dördüncü katında yaşayan Mithat Bey, yıllardır biriktirdiği, evinde kendisine sadece küçük bir yaşam alanı bırakan koleksiyonlarını, o güne kadar karşısına çıkan her türlü tehdite karşı korumayı başarır. Koleksiyonunun devamlılığını bozmamak için aradığı herhangi bi parça onu İstanbul’un her köşesine götürür.

Anadolu’dan İstanbul’a göç eden Ali Emniyet Apartmanına kapıcı olarak girer. Kızı kapıcı dairesindeki rutubetten astım olunca, daha iyi koşullar sağlayana kadar bi süreliğine ailesini köye göndermiştir. Apartmanın diğer sakinleri deprem endişesi ve daha değerli bir eve sahip olma isteğiyle binayı yıkıp yeniden inşa etmeyi tercih edince, Mithat Bey’in koleksiyonları uğruna verdiği savaşların en zorlusu başlar. Bina yıkılırsa Mithat Bey koleksiyonlarını kaybedecektir, Ali’de hem evini, hem işini. Apartman yalnız yaşayan bu iki adamın ortak kaderi haline gelir. Koleksiyonun devamlılığı için başlayan ilişkileri, Mithat Bey’in Ali’ye İstanbul’u devretmesiyle farklı bi boyuta geçer, birbirlerinin kaderlerini fark etmeden değiştirdikleri bi noktada biter.
Aslında Mithat Bey karşımıza geçse ve hayatını anlatsa, hayatının her dönemi başlı başına bi film olur. Üç yaşında babası kuran kursuna göndermiş. Devleti ise; Sümerbank bursuyla Amerika Stanford Üniversitesi’nden mezun olmuş, Türkiye’deki her evde bile radyo yokken transistörü icad etmesine ramak kalmış, transmitörü icad etmiş, bi genci Kayseri’deki tekstil fabrikasına gönderiyor, kadrozsuzluktan! Daha sonra ise Emniyet’te görev yapmaya başlayıp Polis Radyosunu kuruyor.
Mithat Bey’in yaşamı tercih edilen bi yaşam. Koleksiyon uğruna astım hastalığını kabul eden, zamanında eşinin “ya koleksiyon, ya ben” söylemine karşın koleksiyonunu tercih edip, tutkusu uğruna yalnız yaşamayı tercih etmiş biri Mithat Bey.
Sade bi anlatımla sessiz ve derin diyaloglar sayesinde kendinizi  filmin içinde bi yan karakter gibi hissediyorsunuz.
Flmin adı, radyonun saatiyle senkronize edilen 193 gün sonunda 10 dakika geri kaldığını not alıyor Mithat Bey. Filmin adının 11’i göstermesi gerekirken 11’e 10 kalayı gösteren saatten geldiğini düşünmekle beraber; filmin sonunda Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul ansiklopedesinin 11. cildinin uzun uğraşlar sonunda elde edilmesiyle, fakat önceki 10 cildin kapıcı Ali tarafından sahafa satılmasıyla da alakası olduğu göz ardı edilmeyecek mükemmel bi detay. Bu da ‘şimdi’nin geçmişten kopamayacağını, ‘şimdi’nin geçmişle anlam kazandığını hatırlatıyor. Mithat Bey yaşamı bi bütün olarak algılayan, şimdiki zaman ve geçmiş zaman arasında ayrım yapmayan biri. Onun  için emniyet geçmişinden kopmamak demek.
Mithat Bey tarafından kapıcı Ali’ye emanet edilen koleksiyonun, Ali tarafından bazı parçaların satılması, koleksiyonu, acımasızca iki kuruş paraya satarak bozması karşısında, üzülüyorsunuz hakikaten de… Mithat Bey’in yeğeninin koleksiyona güvenerek sahaf ve antika dükkânı açıp, Mithat Bey’in koleksiyonuna göz dikmesi, aç gözlülüğü karşısında sinirleniyorsunuz.
Mithat Bey, elinde çantasıyla tutkuyla koleksiyonuna ait bi parça bulmak amacıyla İstanbul’da dolaşıyor gündüzleri. Geceleri ise artık adım atmakta zorlandığı evinde, 1950 yılından beri biriktirdiği gazetelerin, objelerin  arasındaki koltuğunda, “kim beşyüz milyar ister” yarışma programını izliyor. Kolay, zor, her soruyu biliyor, bununla birlikte televizyonla konuşuyor kendini kaptırararak “ne bakıyorsun sen onlara, hah seyirciye soracaklarmış, bakma sen onlara, dinle benim sözümü” diyor…
Mithat Bey’in her ne olursa olsun sakin ve mantıklı konuşmasına hayran oldum.
Mithat Bey’in Osmanlı Mezarlığı’nda doktora öğrencisi araştırmacı bi genç kızla karşılaştığında aralarında geçen diyalogdan öldüğünde cesedinin yakılmasını istiyor. Ama bu henüz legâl değil Türkiye’de diye cevaplandırıyor genç kız. Mithat Bey öldükten sonra dünyada fazla yer kaplamak istemediğini söylüyor. Eğer gömülürse mezar taşında ilk transmitörü icad eden Türk denmesini istediğini söylüyor. Bu da bence filmdeki ilginç olduğu kadar hüzünlü bi detaydı.
Apartmanı sakinlerinin  istediği olur sonunda. Binanın emniyetli olmadığından yıkımına karar verilir. Bu kararla Mithat Bey’in  evinin  boşaltılmasına karar veriliyor. Zabıtalar evi boşaltmamış olduğu taktirde zorla tahliye edeceklerini söylemeleri ve bunun üzerine Mithat Bey’in günlerce evden çıkmayıp koltuğunda umutsuzca zabıtaları beklemesi…
Çok başarılı, çok etkileyici, çok güzel bi filmdi. Mutlaka izlenilmesi gereken.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...