26 Ocak 2015 Pazartesi

Bebek arabalı kadın terörü


"Sosyal yaşamda rahatsız olduklarım" diye bi etiket açmaya karar verdim. Çünkü sokağa çıktığım anda o kadar çok rahatsız olduğum olay oluyor ki. En iyisi bloguma yazayım. Biliyorum bi sonuç elde edemeyeceğim ama en azından buraya yazarak "dök içini rahatla" hissiyatı haline girebilirim.
Mutlaka bi tek bana olmuyordur. Bebek arabası süren kadınların, itfaiye ya da ambulansvari bi halleri var. Resmen insanın bacaklarının üzerine üzerine sürüyorlar. Hayır sen kendi yolundasın yani yol hakkı senin, ama ne gam elinde bebek arabasıyla ortalığı yaldır yaldır saldırıyor hatun. Herkes duracak, hizaya geçecek ve kadın bebek arabasıyla herkesin hakkını gasp ederek istediği her yere girecek.
Hayır bunları tersliyorsun, sinir sinir bakıyorsun bu kez de Kutsal Kadınlara hakaret etmişsin gibi bi havaya giriyorlar. 
En olmadık sıkışık yerlere girmekten çekinmiyorlar. Semt pazarları birinci işgal alanları. Sıkışık ya, milletin üstüne süre süre kendilerine yer açıyorlar. Düşünüyorum da o araba benim elimde olsa yolda millete yer verirken iki adımlık yolu, yarım saatte alırım. Ama bu bebek arabalı işgal güçleri, her yere ışınlanıyorlar mübarek. Tabii milletin üstüne üstüne araba sürerlerse, yol doğal olarak boşalıyor.
En kalabalık dükkanlar, en sıkışık yerlerde bunlar. 
Bizim toplumda kadın ancak anne olduğunda değer kazandığından, sen bunlara haklı olarak kızınca sana diğerleri cık, cık, cık havalarına giriyor. Ölür müsün, öldürür müsün?
Zaten yolda yürürken kimsenin kimseyi iplediği yok bu bebek arabalılar iyice üzerine son noktayı koyuyorlar. Hele küstahlıkları had safhada.
İnsan sokağa bi hava değişikliği olsun diye çıkıyor, hırrr, bırrr diye diye eve geliyor. Sokağa çıkıp da eve gelince, evim evim güzel evim, ne halt ettim de bu kalabalığa girdim diye evimizin kıymetini anlıyorum. 

19 Ocak 2015 Pazartesi

Gencim, güzelim!



Geçen arkadaşım işe gitmek için metroya binmiş. Sabah ve akşam saatleri o kadar kalabalık oluyor ki, inmek için baya bi çaba vermeniz gerekiyor. Hele de bir durak, iki durak sonra inicem diye kimse giriş kapısının önünden kıpırdamıyor. Sonra da ite kaka bi çaba.

Arkadaşım ( ben değilim, olsam samimiyetimle söylerdim. ) inmek için 20 li yaşların başlarında bi genç kadına, izin vermesini söylediğinde, temsili resimdeki kadın, "geç teyze, geç" yapmış atarlanarak.

Arkadaşım da yaşlı değil üstelik, yani teyze olacak yaşta hiç değil. Hele o 20 yaşındaki kadının.

Ama bu tipler her yerde var. Sanıyorlar ki, kendilerini bu yaşta demir atacak ve orada kalacak. Sanki çocukluğunu aşıp, ergen, genç olmamış gibi. Ya da ne bileyim, yaş mevzuunu kendisini diğer insanlardan üstün kılan bi durum sanıyor. Eğer ömrün varsa sen de o yaşlara geleceksin ve hatta sütlaç gibi bi yaşlı olacaksın. Burda da yaşlıları aşağılamıyorum. Kadının mantığına göre yazıyorum.

Ama bu kadın 70 yaşına da gelse hiç bişey fark etmez. Bu sefer de gençlik hırsları devam ederek, gençleri kendisiyle yarıştırır, olgunluk diye bişey oluşmaz, hırsından gençlere çelme takar, dedikodu yapar, yaparoğlu yapar. Yani aldığı o yaş ona hiç bi katkısı olmaz. Bu dünyada gençlik hali ne ise öyle devam eder. İşi sayılarladır sürekli zaten. Kaç çocuğu, torunun var, kaç evi var hadi bir evi var diyelim kaç metrekare olduğunu anlatır, maaşını, eşyalarını, ıvırını zıvırını Kaç, tane üzerinden tamamlayarak pardon tamamlayarak insan olma sürecini tamamladım sanır.

16 Ocak 2015 Cuma

Geri gelmez günler


Biraz önce kendimi bildim bileli orada olan, çok bilinen bir binanın başka bir yere taşınacağını, daha da büyüğü yapılacağını öğrendiğim an, yüreğimde inanamayacağım bi şekilde bi sızı hissettim.
Burası, bende anısı olan bi yer değil. Orada duran bildiğimiz, yolumun düşmesini istemediğim bi kamu binası. Sanki onun gidişiyle birlikte zamanın karşı koyulmaz hızlı akışı, daha da sürüklenir gibi oldu. Bilmiyorum, o gidince ve ben artık onu orada görmeyince herşeyin hızlı bi değişim içinde olduğunu, zamana ayak uyduramadığımı-zı, eskidiğimi-zi düşündüm.
O bina orada dursaydı, ben geri gelmez günlerin değişmediğini düşünüyor, garip bir huzur duyarak, belki de zamana yenilmediğimi düşünüyordum.
Sanki o binayı gördüğüm ilk zamanki ben hiç değişmemiş sadece bi dönüşüm içindeydim. Orası boş kalınca ne olacak?
Belki büyük umutlarla ya da büyük rantlarla bi avm falan olacak ve alakasız bi yer olduğu için, süresini çok kısa zamanda tamamlayıp, bina mirasyedi akrabaları tarafından hunharca kullanılmış, değeri verilmemiş bi yer olarak oradan her geçişimde yüreğimi sızlatacak.
Ama biliyorum ki, bu yürek sızısı; zaman, eskime, değer bilmemeye ben de kısa zamanda her şeye alıştığımız gibi alışacam ve zaman geçtikçe biraz önce hissettiğim duygularım nasırlanacak belki sadece yüreğime toğlu iğne batacak, sonra alışıcam, her zaman her şeye alıştığımız gibi.

1 Ocak 2015 Perşembe

Başkası olma, kendin ol


Gecikmiş bi Yeni Yıl yazısı olacak sanırım. Zaten uzun zamandır yazmak isteyip de yazamadığım şeyler de vardı ama başka ilgi alanımın olması da yazı yazmamı sekteye uğrattı. 

Yeni yıldan herkes gibi beklentilerim var. Bu beklentilerim çok küçük ama büyük etkisi olacak belki de naif ve sanki insanı hiç tanımamış, bilmiyormuş gibi beklentiler de olabilir. İnsan denen varlık böyle gelmiş böyle gidecek mi bilmiyorum. Hele ki bizim ülkede. Artık hiç bir şeye de şaşırmıyorum. En kötüsü de bu sanırım, her şeye şaşırmayacak kadar alışmış olmak. 

Ne büyük ikramiye, ne yeni ev, araba beklentim var. Tabii ki en önemlisi sağlık ve huzur olduğunu biliyorum ve bunun devamını diliyorum.

Beklentilerim çevredeki insanlara karşı oluyor. Mesela bizim her zaman ekmek aldığımız, akşam olduğunda martı gibi çığlık çığlığa "akşamınnnn ekmeeee" akşamınnn ekmeeee" diye bağıran kadın. Yılın son günü ekmek almaya gittiğimde akrabası mıdır nedir biriyle büyük ikramiye geyiği çeviriyordu. Gözlerinde yarı para hırsı, yarı istekler canlanmış konuşup duruyordu. "Valla abla bana büyük ikramiye çıksın, bütün fakirleri doyurcam ev alcam" dedi. Aman Allahım herkesin derdi fakir fukara için ev alma ve doyurma derdine milli piyangonun çıkması. Onun için gidinin domuzu çeyrek bilete çıkmıyor, yok seri al, seri olmaz tam al, hesaplamalarını yapıyor.
Bi de demez mi, bütün bu sokak köpeklerine de ev alcam diye. Yuh dedim pesiniz. Köpeklere ev alınmaz ki, adam gibi özgür mutlu barınakları olur. Yani sırf geyik. Son gün ekmek almaya gitmeden önce bankanın önünde gördüğümüz, günlerce yağan  yağan yağmurun altında kalmış bembeyez bi sokak köpeği vardı nasıl ıslanmış, o kadar olur. Mama aldık ama sonra köpeği bulamadık meğer bizim ekmekçi hatun yan taraftaki tavukçudan tavuk alıp doyurmuş. Doğru olmalı, çünkü kuru mamayı yemedi.

Bak ne güzel hatun kişisi köpeği dediğin doğruysa doyurmuşsun. Piyangodan para çıkmadı değil mi? Yani işte demek istediğim bu, insanların kafa yapılarını değiştirmeleri. Bi takım bi şeyleri yapmak için büyük şeylerin olmasını beklemeyi bırakıp, elindeki imkan neyse onunla elinden gelenin en iyisini yapma. Hiç paran yoksa, hayvan için temiz su kabı koy, kuru ekmekleri ısla kuşlara koy. Bütün bunlar iyi niyet. Hiç bişey yapamıyorsan, sokakta kedi köpekleri iteleyen insanlara düşman kesil, o hayvanların hakkını koru.

Beş lira büyük para mı? En azından günde 5 lira vererek bir hayvanı doyur.
Aşağılık insanların hayvanları kullanmalarına izin verme. Bir takım geleneklerinden utan, kına, ayıptır bu yahu de. Deve güreşlerine, horoz güreşlerine prim verme. Ne biçim geleneğimiz var lan bizim de.  Utanıyorum bütün bunlardan de. Hayvan alan satanları, üretenleri pisliğin önde geleni olarak gör. Ki zaten öyleler. Konuşma, bütün ilişkini kes. 

Yeni yılla ilgili beklentilerim tabii ki sadece hayvanların korunmasıyla ilgili değil. İnsanların vicdanını iki kuruş paraya satmaması. Kapitalizmi eleştirip bir tane daha fazladan ev almak için kalbinin, mantığının isteklerini yapamaz hale gelmemesi. Kendisini güçlü hissetmek için gücün kuyruğuna takılıp sürüklenmemesi. İkiyüzlü olamayı bırakması, sırf hobi için yalan söylememesi. Gerçekten de hobi olsun diye zevkine yalan söyleyenler var. Paranın kölesi olmaması, paranın amaç değil araç olduğunun farkına varması ve kendisini ve karşısındakileri açık artırmada satmaması. 

Ya bi de gelecek yeni yılda, şişme Noel Baba'ların bıçaklanmadığı, yeniçerinin Noel Baba'yı kovalamadığı absürt trajikomik olayların yaşanmadığı bi yıl ve daha bir çok şey diliyorum.

23 Ekim 2014 Perşembe

Ne desem boş...


Eskiden insanların evcil hayvan sahibi olduklarında, o hayvanı şanslı sayardım. İnsan yaşadıkça her şeyin göründüğü gibi olmadığını anlıyor. Anladım ki çoğu kişi evcil hayvanı evine eziyet etmek, egosunu tatmin etmek için alabiliyor. Bazen sokaktaki hayvanların daha şanslı olduğunu düşünüyorum. Düşünün ki sokak hayvanlarının ne kadar kötü durumda olduğunu. 
Şu anda bi köpeğin hapsedildiğine tanık oluyorum ama maalesef ki yapabileceğim bi şey yok.
İnsan denen yaratıktan korkuyorum artık ve tiksiniyorum. Meğerse ne kapkaranlık kuyular varmış içinde.
Bi insan aptal, salak veya zekası normalden düşük olabilir ama duygusu eksik olmasın. Eğer duygusal gelişimini yeterince tamamlamamışsa ve karşısındakine empati duygusu geliştiremiyorsa vay karşısına gelen hayvan veya insanın haline. İnim inim inletir de, sonra da ben ne yaptım ki olacağı varmış deyip insanı daha da delirtir.
Bunun yaşla da alakası yok. Hani bi laf vardır bir insan yedisinde neyse yetmişinde de odur diye. Tüm kişisel oluşumu bir ile beş yaş arasında oluşan bir varlıktan bahsediyoruz. Beş yaşından sonra çevresinden yani ailesinden ne aldıysa aldı sonra saldım çayıra mevlam kayıra. Bazen de genetik duygusu eksik olabiliyor.
Allahım bizi empati duygusu gelişmemiş ve duygusal eksikliğini tamamlamamış insanlarla sınama diyeceğim ama o kadar çoklar ki. Gereksiz bir dilek olarak kalıcak. 
Şu salak bir ergen ve anasının vicdansızlığı nedeniyle çok sinirliyim. 

21 Ekim 2014 Salı

Adam ticaret yapıyor neticede!


Artık gündemi takip etmiyorum. Daha doğrusu ulusal kanallardaki haberleri izlemiyorum. Niye izleyeyim ki, vakit kaybı değil mi?
Uydu ayarları değişti çok iyi oldu bu arada. Eskiden Tv tamircisi çağırıp uyduyu ayarlatıyorduk. Bu defa ben yapıcam dedim ve yaptım. Daha önce uyducunun bulduğu kanalların bin katı fazlası hem de. Adam sizden bu kadar çıkıyor deyip parayı alıp gidiyordu. (Adam ticaret yapıyor neticede!) Kendi işini kendin gör hayat felsefem oldu. Neden olmasın ki, sonuçlarını çok güzel oluyor.
Ne diyordum, bulduğum uydu kanalları sayesinde bi yığın gezi programı buldum, onları izliyorum. Yabancı kanallardan dünya haberlerini izliyorum. Bizim dışımızda da neler oluyor diyorum. Bizim ulusal kanal haberleri laga luga resmen. Mahalle kavgalarını haber niyetine veriyor. Napsın adamcağızlar ticaret yapıyorlar neticede!
İncir Reçeli 2 filmi yine vizyona girmiş, Arkadaşlık yapacağım kişi İncir Reçelini seviyorsa kendimi mi yoksa arkadaşlığımızı mı gözden geçirmem gerekiyor. Evde izlediğim halde nasıl bi iç ezikliğiyle izlemiştim filmi. Vay be arkadaş ne özgüven varmış yapımcısında. Eee bendeki de laf tabii. Arz talep meselesi. Adamlar ticaret yapıyor neticede!
Demin yerel kanalları takip ediyorum demiştim ya. Çevreci Soma köylüleri elleri kelepçelenip darp edilmiş. Hele bir köylünün alnına darptan dolayı dikiş atmışlar. Galiba bunda da adamlar ticaret yapıyor.
Ne ticaretmiş ya arkadaşım. 
Artık daha fazla yazayım istiyorum ama bu konuda kendime söz verince sanırım muhalefet damarım devreye giriyor ve kendime söz verdiğim için bu kez kendime muhalefet ederek yazı yazmayı kesiyorum. Durumumu bu şekilde tesbit ettim. En iyisi söz vermemek.

29 Eylül 2014 Pazartesi

Esnafın insafsızlığı


Geçenlerde güzel bir Eylül günü Foça'ya gittik. Biraz gezdikten sonra acıktık, haliyle bi lokantaya oturduk. Yemeğin ve balığın olduğu yerde de malum, kedi çok olur. Önümüzdeki masada bi kadın kedilere öyle sinir oldu ki, kadına acayip kıl oldum. Kediyi kovalamak için suratını şekilden şekile sokuyor, elleriyle bi hareketler. Kediye bi lokma verse n'olur? Ohoo aşmış canım kadın, yetmezmiş gibi garsona kedileri şikayet ediyor. Garson tabii hizmette sınırsız olduklarından elinde çiçek sulama fısfısıyla döndü. Bunu sıkın tamam hemen giderler dedi. Bknz. esnaf toması.
Kadın da biraz insaf mı varmış, yoksa başka bi şey mi aklına gelmiş bilmiyorum, bunun içinde ne var diye sordu. Esnaf da "su" dedi. Kadın da kedi gelir gelmez bastı esnaf tomasını.
Bu esnafı her yerde biliyorum. Urla Gelinkaya'ya gittiğimizde de kediler bol oluyor. Ama görseniz nasıl zayıflar, o kadar olur. Kaburgaları tek tek sayılıyor. Bi de bütün gün salam, sosis gibi uyarıcı kokularla başetmek zorundalar.
Urla'ya gidişlerimizden aşinayız; yazın bu kadar iş yapan büfeci esnaf da kedilere aynı hoyratlığı sürdürüyor. Bunlar da esnaf toması değil, ssuuuffssttt gibi, seslerle kovalamaca var. Tabii ayak yardımıyla.
Artık Urla'ya giderken yanımıza kuru mama alıyoruz. Kediler nasıl aç, o kadar olur. Vereceğin tostun bir parçasıyla nerde doyacak? Kedi yemeğini yiyor, insan da vicdan azabı falan çekmeden yemeğini yiyor. Canım nasıl halinden memnun oluyor, onu öyle görmenin hazzı bambaşka. 
Bu esnafın bencilliği nedir böyle bilmiyorum. O kadar bütün yaz para kazanıyorsun. Parayı kazanırken ortalığa buram buram kokuları salıyorsun. Öyle az buz para da kazanmıyorlar. Küçücük bi sandviç, içecek için baya yüklüce hesap alıyorlar. Hele bira falan içersen oh iyi kazıklamaca. Kimsenin parasında pulunda gözüm yok da, bu hayvanları burada aç bilaç gezdirmeye utanmıyor musun? Vicdanı kurumuş bunların resmen. Rabbena hep bana diyorlar. 
Ne bileyim eskiden insanlar şöyleymiş böyleymiş demeyeceğim ama daha mı korkuyorlarmış yoksa daha mı gözleri tokmuş bilemiyorum ama yukarıdaki fotoğraf eski İstanbul'da çekilmiş. Simitçi simitlerini hayvanlarla paylaşıyor. İnsanın biraz gani gönüllü olması lazım. Nasıl bizden çıkmış, "komşun açken, tok olunmaz" deyimleri. Evet, evet o senin komşun bi nevi. Bereketi olur böyle şeylerin. 
Ama bu yiyecek satan esnaf ibretlik resmen. Göz hakkı denen bi şey var. Yok, bunlarda yok hiç bişey. Bunlarda açgözlülük var. O kadar. Nasıl gönülleri razı oluyor anlamıyorum.
İnternette kuru mama sipariş edeceğiniz yerler var. 30 kilosu 80 tl. Ne olacak 30 kilo alsan, o kedilere versen? İflas mı edersin? 
Küçük kedilerde göz hassasiyeti oluyor ve bi damla yüzünden gözlerini kaybediyorlar. Gentagut diye bi göz damlası var, 2.5 tl. Sudan ucuz. Ondan bir tane alsan gözleri  hassas yavru kedilere damlatsan ölür müsün? 
Aaa yok ama insanlar hayvanı tabakta ve dolapta seviyorlar. Onlar sevap işlemek için kurban keserler. Şimdi kimseye kurban kesmeyin demiyorum. Zaten bütün gün millet et yiyip duruyor. Sokağa çık zeytinyağlı yemekler yapan bi lokanta bulman çok zor. Vejeteryansan yiyeceklerin çok sınırlı oluyor. Hayvanlar mezbahada çok korkunç koşullar altında kesiliyor. Sadece kesim aşaması değil, fabrikalarda büyütülen sanayileşmiş hayvan nasıl serbestçe, eziyet görmeden büyüyebilir ki?
Ellerinde bıçakla hayvanın peşinden cani gibi koşturarak kurban kesiyorlar. Bu mu sevap için kesilen hayvan. Hayvanı alırken başlıyor daha eziyet. Arabasının arka üçlü koltuğuna koyunu tıkıyor. Hatta bazen iki  koyunu bile. Otoyolda sırıta sırıta gidiyor. 
Ya sevap için kestiklerini söyleyenlerin samimiyetsizliği? Konu komşuya kaburga dağıtıp, baltalı ilahlar bütün kavurma yiyorlar.
Bugün bi belgeselde gördüm; kızılderililer de insan kurban ediyorlamış. Bakmışlar bu iş normal değil, nehirlerine mısır v.b tohumları kurban etmeye başlamışlar.
Negzelmiş be :)

23 Eylül 2014 Salı

138 yaşında olmayı bilmek


En azından bir film gelse de bari onu izlesek, iki saatliğine de olsa, bir başka insanın kurduğu hayallerin sayesinde şu anki durumdan, andan, olaylardan kurtulsak kurtulsak diye düşünürken, tv de recep ivedik tarzı bi filmin yapılmış olduğunu görmek insanı fazlasıyla yıldırıyor.
Yıldırıcı olan ne ki, gitmeyeverirsin olur biter diye düşünüyorsun ama o işler pek öyle olmuyor.  Biz recep ivedik’e dahi tahammül edemezken – hem de fragmanını görmeye- bu berbat filmin taklidinin çıkması içler acısı.
Her zaman isteyen istediğini yapsın, fikirler özgürdür, hem bu sayede ak koyun kim, kara koyun kim belli olur mantığını benimsemiştim.
Ama yaşadıklarım bana “yükselen değerin” recep ivedik tarzı olduğunu gösteriyor. Recep ivedik her yerde. Aç gözlülüğü yaşam felsefesi haline getirdiğinden, yemek yemek hayatını devam ettirmek için olmayıp, yemek için yaşamak olmuş bu magandalar, kucaklarında koca bir göbekle, pis, kokulu, rugan taklidi, koca burunlu ayakkablarının arkasına basarak yalpalaya yalpalaya, ne kadar yer işgal ettikleriyle gurur duyarak, herkesin hakkını elinden alırlar. Başlıca besinleri ettir, et yedikleriyle övünür, dişlerinin arasından lif lif etler sarkar.  Hayvanlara bile işkence aracı yapıyorlar var mı ötesi. Zevk için hayvan döven, eziyet eden bir insandan ne beklersiniz?
Mazlumu, mağduru oynamak başlıca işleridir. Yüze gülerken, bıçaklı ellerini arkalarına saklayarak, her an o bıçağı çıkarmak için aportto beklerler.
Efendilik, kibarlık, nezaket onlar için enayi olma durumudur. Hayat ve insan oburu olup, insanı canından bezdirirler.
Ne yazık ki yükselen ve yüceltilen değerler.  
Mahalleye akordiyoncu çocuk gelse ve diyelim siz ona para verseniz, recep ivedik bakkala seslenmesi duyulmuyor diye size suçlar. Sürekli öküz gibi sesler çıkarır. Ah öküzcüğüm sana da ne kadar yükleniyorum, görüyor musun?
Bazen kızdıklarımıza ayı falan deriz. Ne kadar kötü. Keşke hayvan samimiyetinde olabilseler. Keşke gerçekten ayı olsalar.
Artık hiç bir şeye tahammülüm kalmadı. Sanırım iyiden iyiye yaşlandım. Tahammülsüzlük durumu gençlikte mi olur, yaşlılıkta mı bilmiyorum ama ben insan görmek istemeyecek kadar yaşlandığımı hissediyorum. 138 yaşındaymışım gibi. 138 yaşında bir insanın bu dünyada yaşamış bezginliğinin ruh hali içersindeyim. Bugün ölüp gitsem gözüm arkada kalmaz. Nesine kalacak ki?
Vay arkadaş yapacağımız şeyler mi vardı bu dünyada diyeceğim. Bütün duygularını, yaşam isteğini takır takır yok ediyorlar.
İkiyüzlü yalakaları her gün görmek, her gün magandalarla uğraşmak zorunda kalmak ne zor. 

12 Eylül 2014 Cuma

Rakım Efendi'nin önlenemez uçuşu


Ahmet Mithat Efendi'nin hayatını okuduğumda;  Felâtun Bey ve Rakım efendi'deki, Rakım Efendi'nin kendisi olduğuna yüzde yüz inandığım roman karakteri... 
Ahmet Mithat Efendi’nin biyografisini okuduğunuzda,  evet tırnakları ile kazıyarak Fransızca öğrenmiş, gazeteci ve yazar olmuş. Ama bu kadar da bir insan kendisini yüceltmez.

Felatun Bey ve Rakım efendi’deki, Rakım Efendi  (bu arada ismi de "yüksek") kendisinden yaşça büyük bir kadınla  (piyano hocasıyla) birlikte oluyor, ama evindeki hizmetçi olarak satın aldığı cariyesini seviyor. Piyano hocası da Canan'ı (hizmetçi) sevmesi için, Rakım Efendi'yi adeta Canan'a iteliyor. Ahmet Mithat Efendi kadın ruhundan hiç anlamadığı belli.
Ayrıca kendisi çeviri ve ders vererek evlerinde eksik bi şey olmadığı gibi, Canan (köle, hizmetçi) verilen harçlıklarla elmas, inci v.s. alıyor. Bir zamanlar reklamlarda, Macit'ten tırtıkladıklarıyla güya mutfak masraflarından artırdıklarıyla araba alan karısı mı, metresi mi vardı, onu hatırlattı. Ne mutfak masrafıymış yahu!
Neyse efendim herkes Rakım Efendi'nin huyuna suyuna hasta. Peki iki kadını idare etmesi. Hem de aynı mekanda,  aynı sofrada. Canan'la nikah yapmadan fıştırmaya başlaması.
Felatun bey ve kardeşi Mihriban hanım karakterini fazlaca aptal vurdumduymaz olarak ileri götürdüğünü düşünüyorum.
Ayrıca her nedense Osmanlı'nın her şeyi (adeti, geleneği, yaşam tarzı) mükemmel, Batı çok kötü. Vay, baksana sen şu işe? O yüzden Osmanlı’da halk vergilerle inim inim inlerken, hayatını da sürüm sürüm sürdüyordu. 
Takdir edilmeli ki, her iki kültürün kendine has iyi ve kötü yanları olabilir. Bu kadar bıçakla kesilmiş gibi iyi ve kötü olarak fikir beyan etmek, aşırı uçlu sivri karakterler yaratmak fazlasıyla taraflı.

Ayrıca ders verdiği iki İngiliz kızkardeşler de Rakım Efendi’ye hasta. Hastalıkları iki kardeşin birbirlerine Rakım Efendi’ye hayranlıklarını anlata anlata bitirememeleri ile başlayıp, sonrasında hastalığı karasevdaya dönüşen diğer kardeşin “aman al kardeş senin olsun, ben önümdeki maçlara bakarım” demesiyle devir teslim ediyor.
Çağdaşı yazarlarının Rusya'da ve Avrupa'da yazdıklarına bakınca bugün neden biz böyleyiz sorusuna bu romana bakarak cevap bulunabilinir. Hayatı ya siyah ya beyaz görmüyor muyuz? İnsan ruhunun bu kadar aşırı uçlarda net çizgilerde anlatımını yapmak profesyonel bir yazardan çok, oyalanmak için yazan amatör bir "yazanın" yazıları olabilir diye düşünüyorum.


3 Eylül 2014 Çarşamba

Git, git ne olursun git



Mevlana, sözlerinin bu kadar popülerleştiğini ve fakat bu kadar da bu sözlerden bi gıdım bile feyz alınmadığını görse sanırım “git, git ne olur git, yıkıl karşımdan” derdi.
Bu kadar çok sözlerinin paylaşılmasının nedeni, Mevlana'nın hayata dair bilgece yaklaşım içinde olması ve kazananın belli olmadığı bu dünyada her insanın bir kaybeden olduğu düşünüldüğünde her insanın kendisine yakın bir takım sözler bulması olabilir.
Bununla birlikte okumayı pek fazla sevmeyen ülkemizde, facede bir kaç satır okumayla insanları düşünmeye, teselli etmeye, yenilsen de vazgeçmemeye, nefreti törpülemeye, affetmeye kısacası her insani duyguya bir karşılık çok kısa bir şekilde bulması da olabilir.
Bir romancı düşünün ki, üniversite tezini Mevlana üzerinden yaptıktan sonra, tüm edebi kariyerini de bu tez üzerinden yürütsün ve üstelik best seller bir yazar olarak, bir lokma bir hırka felsefesini yanı başına koyup, önüne kapitalizmin bütün imkanlarını sersin.
Bir lokma, bir hırka...
lokma lokma yerim seni...
Geçen sıcağın altında, Kemeraltı'nın arka sokaklarında yürürken, bu arka sokaklara dahi lokantalar yapılmış olduğunu gördüm. Biri uzun yıllar önce açılmış bi balık lokantası. Tamam, burayı biliyordum. Yanına yenisi açılmış. Konyalı lokantası. Malum pidesi falan meşhur. Bir iki adım atınca lokantanın bi köşesine bire bir insan boyutunda mevlevi mankeni koymuşlar. İnsan bi anda lokantanın köşesinde mevleviyi kıyafetler içinde, gözleri yere bakıp, ellerini göğsünde kavuşmuş gördüğünde tuhaf oluyor. Alakaya turp suyu mu dersiniz, ne dersiniz bilmem ama her şeyi sulandırmada birinciliği kimseye kaptırmadığımız kesin. Hem sulandırma, hem de kitch olmada kimse elimize su dökemez.
Bu kadar da olmaz. Ahlak demiyorum. Ahlaklı olma halini sevmiyorum. Çünkü ahlaklı olmak öğretilmiş ve sırf başkalarına yaranılmak için yapılan gösteri sanatları gibi geliyor. Ama insan dediğin etik olmalı. Kendine dair duruşu, kim ne der diye düşünmeden kendi adına yaptığı ya da yapmadığı bi takım tutum ve davranışları olmalı.
O konyalı lokantasının sahibinin mevlevi mankeni, bi hanutçu gibi oraya koyunca kendisinden, duruşundan rahatsız olması gerekir. Sırf bunu koyduğundan dolayı insanlar tepki verir de (bekle vercek) günlük cirosu düştüğünden dolayı o mevlevi mankenini oradan kaldırıyorsa, bu yaptığı daha da korkunç olur.
Şimdi artık herkes çok ahlaklı yani anlayacağınız. Kimsenin etik bir duruşu yok.
Günümüz Türkiye'si ahlak ve ciro derdinde. Her şeyi tepe tepe, tepine tepine, suyunu çıkararak kullananların sahte cenneti.
Cirosunu kanatlandırıp, sahtelik gözlerinden için için akarken, her gece twiterda, facede Mevlana'nın sözleri ile teselli bulup, belki de o an için ruhunu kanatlandırıp, sabah yüzünü yıkayıp, başkalarına cehennem yaşatan kendi sahte cenneti için ahlak ve fazilet kumkuması olarak işinin başına gider.



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...