15 Mayıs 2014 Perşembe

Soma için

*Sabahtan beri tepemizde helikopterler. vatandaşı düşman ilan edip,gazlayan, coplayan,      hatta ve hatta acısı olan kadına yumruk atan başbakan.

*3 günlük ulusal yas ilan edip, olayı bitireceğini sanıyor. Bu madenciliğin fıtratında var diyor  ya. Senin insafın vicdanın yok, Muz cumhuriyeti olduğunu iyice ilan etti.

*Niçin şehit? kömür için mi şehit oldu bu insanlar, yoksa iktidar tarafından özelleştirilen bu  maden ocağının çok daha fazla para kazanması için mi? Bu kaçıncı katliam?

*Güya kadına şiddetle mücadele edilecekken, başbakan kadına şiddet uyguluyor.

*Devlet vatandaşına iç savaş ilan etmiş. bugün bunu iyice gördük.

*Taner Yıldız ihmal varsa kimsenin gözünün yaşına bakmayız diyor.O zaman kes biletini ve    çekip gidin.

*Tekmeci müsteşar, tekmesinden sonra terfi eder!

ok yakında maden katliamı hakkında; ileri demokrasiye yapılmak istenen bir darbe girişimi  diye    nitelerse şaşırmam.

roni ülkesi: kara vicdanlarını örtmek için, kendisine ak parti ismini veriyor.

11 Mayıs 2014 Pazar

ANNEME ÖZLEM

Yağmur yağdı, yer ıpıslak. Neticede ben de kötüyüm işte. Bütün giden sevdiklerimi düşünürken, Karşıyaka'ya bakıyorum. Biliyorum o apartmanlar, sokaklar, caddeler, taşıtlar insan dolu. Ama nedense bana sanki Efes Antik Şehrinin yalnızlığını ve hüznünü anımsatıyor. Sanki hiç kimse yok bomboş binalar. Bir tane bile insan yokmuş gibi. Denizde balık, yosun, hiçbir canlı yokmuş gibi. Tuhaf bir yalnızlık duygusu. 
İnsanın sevdikleri gidince gerçekten azalıyor. Sonra o azalmışlıkla bir şekilde yaşamaya alışıyorsun, alışmayıp ne yapacaksın ki? Mecbursun.
Neden yapılır bu anneler günleri, neden? Anneleri olmayan, uzun yıllar önce gitmiş olanların yüreğini burkmak için mi? Annelerine hediye alanları, beraber yemek yiyenleri, kahvaltıya gidenleri izlemek için mi? Biz çok mutluyuz, ya siz hanfendi?
Biz de çok mutluyuz. Evet efendim, öyleyiz.
Öyle anne babanın evlatları olduğumuza, sevdiklerimizin değerli, ve bizi çok sevdiklerini, severek gittiklerini bilmek acı verse de, bunlarla mutlu oluyoruz. İyi ki diyoruz ve boğazımız düğüm düğüm oluyor.
Bugün ne oldu böyle? Radyoda hep eski yılların, beraber dinlediğimiz şarkıları. Ah o yıllar, o yıllar. Ben mi yaşadım o yılları? Yoksa gördüklerim bir rüya mıydı? Tatlı tatlı bir rüya görürken, rüyam kabusa mı döndü?
Bu günler yasaklansın? Biz daha çok yalnızlığımızı kat be kat hüznümüz üstümüze çöreklenmesin.
Sanki unuttuğumuz var mı? Bu kadar haksızlık fazla değil mi?
Doğum ve ölüm.
Efes ve yaşayan şehirler. Efes'e gittiğinizde bir zamanlar neler yaşanmış demiyor musunuz? Burada neler yaşanmış, ya o antik kentte günümüz insanlarıyla dolaşmanın hüznü? Bir mezarın üstünde dolaşır gibi, geçmişte yaşananların üstünde poz vermek.
Kimse kimsenin acısını bilemez. Tarifini yapamaz. Anlatılır, anlaşılacak şeyler değil bunlar.


8 Mayıs 2014 Perşembe

Taner Abi'me

Taner Abim benim, Milliyet Blog sayesinde tanıştığım dostum, abim. Bu kadar iyi, mert yürekli bir insan olur mu? Oluyormuş. Bütün iyi olan insanlar gibi erkenden gittin. Milliyet Bloga iyi ki girmişim, iyi ki senin gibi değerli, iyi yürekli, mert insanı tanımışım. Sadece seni tanımak için bile orada bulunduğuma şükrettim.
Hala bu satırları yazarken senin bu dünyadan gittiğine inanamıyorum. Hastalığını hep atlatacağına inandım, içimde hep umut vardı, tedavin belki uzun sürecek ama atlatacaksın diye düşünüyordum. 
Ah abim, bir kere karşılaşamadık seninle, oturup bir bardak çay içemedik. Keşke geçtiğimiz yaz İstanbul'a gelseydim benim dost abim. Birbirimizi görmesek de çok sevdim seni. İyi ki sesini duydum, iyi ki telefonda az da olsa görüştük abim. O konuşmaların hiç kulağımdan gitmeyecek. 
Boğazım düğüm düğüm, bir gün bu satırları yazacağım hiç aklıma gelmezdi. Sen hayatını dolu dolu yaşamış, aklına, zekana, en önemlisi de yüreğine gıpta ettiğim bir insandın. Hayatım boyunca tanıdığım insanların en hasıydın. Gerçekten insandın Taner Abim. Neredesin artık, nerelerdesin? 
Evvelsi gün telefonuma mesaj çektiğinde öyle sevinmiştim ki, içim daha umutlanmıştı. İyileşecek, iyileşecek dedim içimden. Ama olmadı. Senin gibi bir insanı tanıdığım için mutlu ama bir kere bile göremeden kaybettiğim için bir o kadar da üzgünüm. İnsanlara özellikle çocuklara olan sevgin şefkatin gerçekliğin beni şaşırtıyordu kimi zaman. Sen iyiler iyisi dosttun. 
Senin için böyle geçmişten bahseder gibi bahsetmek öyle zor ki, sanki masal gibi. Sanki dünyaya dokundun ve geçtin. Taner Abim benim. Seni hiç bir zaman unutmayacağım, konuşmalarını, sevgini, yüreğini, dostluğunu. Senin bunca iyiliğine karşın gittiğin yerde çok iyi olduğuna inanıyorum. Taner Abimsin benim.

22 Nisan 2014 Salı

Öyleyken halbuki böyle olsa...

Dün Nesli ile Karşıyaka'ya gittik. Hava doldu doldu durdu. Giderken martılar için simit aldık ama veremedik. Martılar doymuş mu yoksa depresyone girmiş de canı simit istemiyor mu ne, ortalıkta yoktular.
İzmir ne kadar insan doluydu dün. Eskiden hafta içi zamanları bazen çok boş bi şehir gibi geliyordu. Vapur hınca hınç dolu, Karşıyaka çarşı öyle.
Denizde olmak iyi geliyor. Vapurun arka tarafına oturduk, her zamanki gibi köpüren dalgalara baktım.
Daha iyi olmaya çalışıyorum. Evet fiziksel olarak iyiyim ama bu bahar bana iyi gelmedi, içim gıpgri. 
Herkes mi böyle, yoksa bir ben mi böyleyim? Bi şeylere heves ediyorum sonra geçiyor bu. 
Benim için uzun sayılacak bi zamandan beri kitap okumadım. Zamanı geldi sanırım.
Haftada bir sinema ile geçiştiriyorum. En son izlediğim İsyan günlerinde Aşk filmiydi. Fransız yapımı. Konu eh derim. Fazla derinliği yoktu yine de fena değildi. Görseller çok güzeldi.
Canım kırsala gitmek istiyor. Yeşilliğe ağaçlara suya. İnsanın hayvanların bütün canlıların özü doğa. Yoksa bizi mahveden betonlar mı?
Ne biçim bu soru bu yahu. Betonlar kapitalizmin rekabet duygusunu sonuna kadar körüklemesi ve canlıların önemsiz insan eli tarafından yaratılmış maddenin yüceltilmesi. 
Hepimiz bütün insanlar doğada yaşasa. Para mara olmasa. Üretsek ve ihtiyaçlarımız için takas yapsak. Bence güzel olur.

17 Nisan 2014 Perşembe

Günler öyle böyle

Havadan mıdır nedir fena halde kendimi yorgun ve bezgin hissediyorum. Bahar bana iyi gelmiyor. Hava fevkaladenin fevkinde lodos. Herşey üstüme üstüme geliyor. Gaste haberleri ne çok sıkıyor. Olabildiğince uzak kalmaya çalışıyorum. Facebook a ve twittera bi bakıp çıkıyorum. Sürekli uykum var.
Bereket yeni bi hobim var. Sevmeme rağmen bugün onu yapmaya bile mecalim yoktu.
Tv lerde sürekli aptal diziler, tartışma programları -nasıl kurtulur bu memleket- geyikleri yapılırken ülke gittigider.com
Umarım bu sıkıcı havadan bir an önce kurtulurum.
Bugün pazarda satıcı kadından bir erik aldım ve yedim diye kadın çemkirdi. Sanırım alacağımı ummuştu oysa ben sadece ağaç yerine onun tezgahından bir erik yedim. Kadının çemkirmesini bile umursamadım. Sanki kendi mutfağımızdan erik yemişi gibi kadına boş boş bakıp çekip gittim. Bir başka satıcı da çileği ye abla ye diye helali hoş olsun diye verdi.
Aman işte böyle.

24 Mart 2014 Pazartesi

Günler böyle böyle


Kursum nihayet haftada bir güne düştü. Bugün şu saatlerde kursta olmam gerekirdi ama evdeyim ve şu satırları yazıyorum. Benim açımdan çok iyi oldu. Haftada iki kez gitmek artık yormaya başladı. Yapmak istediğim başka şeyler ve onlara engel oluyordu. Yarın 18-21 saatlerine orada olacağım. Hiç ders çalışmıyorum bu aralar. Baydı mı ne? Hayır baymadı seviyorum ama başka işler daha çok heyecan katıyor. Bakalım takıldığım bi engeller var onları birer birer atlatırsam harika olur. Umarım.
İkincisi Osman Hamdi Bey şu meşhur kaplumbağa terbiyecisi isimli tablosunu bürokrasinin yavaşlığını, bir kaplumbağayı terbiye etmenin imkansızlığı ile anlatmaya çalışmış. Daha çok göndermeler var resmi incelediğinizde. İronik olan şu ki, Türk resim tarihinde bu resmin akıl dışı fiyata alıcı bulması. Ya bazı insanların evlerine bu resmin reprodüksiyonunu bir karış varaklı çerçeve içinde koyup duvarlarının en nadide köşesine asmasına ne demeli?
İroni dolu bir memleket işte. Osman Hamdi Bey'in kaplumbağa terbiyecisini yad ederek, geçtiğimiz günlerde benimle alakası olmayan bi takım bürokratik işlemlerle boğuşmaya çalışıyorum. Boğuşmak dediğinde dilekçe göndermek. Önce İzmir büroya gittim, berbat bi kadın mahkeme duvarı gibi suratıyla herkese çemkiriyor. Kuyruktakiler de baya tırsıyor gerçekten de. Madem işinden memnun değilsin, 60 yaşına gelmişsin ne demeye orada oturup millete havlıyorsun. Bu bütün devlet dairelerinde genelde böyle. Çok az memur var insana insan gibi davranan. Herkesin işi ağır ücretler az. Eskiden devlet dairelerine bütün suratsızları sözlü sınavda özellikle aldıklarını düşünüyordum. Evet haklıymışım genelde bütün torpilli  suratsızlar devlet dairelerine konuşlanmışlar. İzmir'deki dilekçemin bekleyeceğini düşünüp bu defa Ankara Genel müdürlüğe dilekçe gönderdim. Umarım hatalarını düzeltirler. Andavallı birinin yaptığı hatanın ceremesini çekmemek için peşinde koşturup duruyoruz.
Günler böyle işte.
Tapeler geliyor allı morlu
Tapeler geliyor kokuşmuşluk yuvası
Yarın çıkacağı tapeden sonra belki de tümden kapabilirmiş.
Heyyt yahu.
İçim karardı artık bu kadar kokuşmuşluk ötesinden. Bir an önce şu seçimler bitsin istiyorum. Hayatımda bu kadar rezil ve sansürle dolu bi seçim dönemi hatırlamıyorum.

15 Mart 2014 Cumartesi

Hiç

Çok uzun zamandan beri yazmadım. Yazmamamın sebebi malum şahıs. Ülke olarak o kadar berbat bir dönemden geçiyoruz ki, bu kadarı da olur mu diyoruz hergün.
Bunca gün normal olarak hayatıma devam etsem de, kişisel olarak kendimle alakalı olmayan olaylardan dolayı mutsuzum.
Hırsızlıkla başlayan organize suçlar katillikle devam ediyor. Ve bizim gibi düşünen çoğu insan bu durumdan mutsuz.
Bense mutsuz olduğunda yazanlardan değil, daha çok içine çekilenlerdenim. 
Meydanlarda insanları kendi çıkarları için kamplaştıran, bunu lehine çevirmeye çalışan bir adamla baş başayız.
Gasteci denen yavşaklar sürüsünün ne mal olduğunu gördük. Eskiden yaşananları, bize hep yaşanmamış gibi gösterdiklerini, bugün malum şahsı can siperane savunmalarından çok daha iyi görüyoruz.
İnternete sürekli sanal alem diyerek aşağı çekenler, halkın gücünü ve doğru haber almayı sanal alem sayesinde gerçekleştirdi.
Üç gencimiz bir hiç uğruna hayatlarını kaybetti. 
O hiç, gerçekten bir hiç. Hiç olmasa bu kadar halktan korkup, toma, çevik kuvvet, kimyasal gazla saldırmaz.
Bugünlerin geçeceğini umud etsem de, geleceğin neler getireceğini bilemiyorum.
Bugünlerde bütün olanlardan en çok etkilenen, çocuk yaştaki gençler, kadınlar ve hayvanlar. En ezilenler ve en çok istismar edilenler, siyasete alet edilip, onların mağduriyetlerinden kendilerine pay çıkarıp, hepsini sonuna kadar kullanıp haklarını gün be gün yok edenler.

5 Şubat 2014 Çarşamba

Modern Zamanlar


Bugün bir çok insan mutsuz. Bunu  çığ gibi büyüyen Avm kültüründen ve içini dolduranlardan rahatlıkla anlayabiliyorum.
Herhangi bir avm ye gittiğinizde kendinizi yalnız ve fakat kitlelerle birlikte olduğunuzdan belki kısa süre için mutlu hissedebilirsiniz. Lüks kafeler, marka dükkanlar size başarırsan senin de olabilir dürtüsünü iteliyor içten içe.
Kapitalizmin ibadethanesi Avm ler. Haftasonu mutlaka ibadetini yaparsın. Hele cemaat çoksa sen de bu cemaatin üyesi olduğundan, kendini herkesle beraber hareket ettiğin, ortak zevklerinizin oluştuğu ve beraber aynı şeylerle eğlenip, hırslandığın için gönül rahatlığıyla evine varırsın.
Kapitalizm böyle işte.
Kapitalizm bizim sadece cüzdanımızı boşaltıp, sürekli mala, markaya secde eder haline getirmedi. Duygularımızı ve bireyselliğimizi kaybetmemize sebep oldu.
Bugün birçok insan bireysel değil. Bireysel duygularını yaşayamıyor, karar veremiyor. Herkes kitle halinde. Kitle halinde bir yerlere gidiliyor, izleniyor, okunuyor.
Eğer kapitalizm gurusu birileri şuraya gidin, bunu alın, okuyun derse bizler de onları okuyoruz, alıyoruz, gidiyoruz.
Kitle kültürü ile hayatımıza devam ediyoruz. Bu da kısa vadede herkesle birlikte olup, kendinizi şehir cangılında yalnız olmadığınızdan daha güçlü hissetseniz de, sonrasında, kendi kararlarınızı kendinizin almadığı, başkalarının direktifleriyle dolu bir hayatın geçiyor olduğunu görüp mutsuz olursunuz. Görebilirseniz tabii.
Duygularınızı kendi karakterinize göre hissedemediğiniz için içiniz bomboş oluyor. Doldurmak için best seller olmuş bir roman ya da vizyon filmlerinin birinci sırasındakini izleyip kendinize gelmeye çalışıyorsunuz.
Safiyane duygularla ortaya çıkmış Anneler günü, kapitalizm tarafından sömürüle sömürüle, biricik annemizi, senede bir gün hatırlayıp küçük ev aletlerinden birini alarak onu yine eve ve ev işine mahkum ettiriyor.
Babalar günü, dünya çocuklar günü, kadınlar günü, sevgililer günü. 
Ama hayır.
Ben bir insan olarak yukarıdaki günlere göre mi davranacağım. Sistem ya da birileri bana hediye al diyecek ve ben senede bir gün çiçek, hediye, falan alacağım. 
Benim içimden istediğim zaman ya da kişinin kişisel tarihindeki, onun için özel olan bir gün de hediye almayacak mıyım? Sanki dünya toplama kampı ve biz insanlar da duygulardan, akıldan yoksun da birileri bunu yap, şunu yap diyerek bizim aklımız ve duygumuz yokmuş gibi davrandırtacak. Davrandırıyor.
Ben herkesten eksik kalmamak için bunları başkasının dediğini yapmak zorunda değilim. Aklım, duygularım var ve başkasının söylemi üzerinden hayatımı devam ettiremem. Bu beni olmadığım kişi yapar.
Bu nereye kadar devam edebilir ki? Sürekli onaylanmak için kendini bu kadar az gerçekleştirmek ve mükemmel bi oyuncu gibi hayatını olmadığın kişi olarak sürdürmek.
Belki hayvanları seviyorsunuz onlara zarar gelsin istemiyorsunuz ve büyük bi çelişki olarak yunus parklarına gidip, yunus havuzunda onlarla beraber yüzdüğünüzde hayvanı sevdiğini sanıyorsunuz. Kitle sana bu iyi, cici dediği sürece hiç ama hiç bir şeyi sorgulamıyorsun. Pet shop denen işkencehanelerden, köle pazarından köle beğenir gibi, rengine, ırkına, kilosuna kadar incelediğin halde, hayvanın gözüne bakmadan, bi iletişim kurmadan hayvan satın alıp, kendini hayvansever sanıyorsun. Ne yazık ki bu da aldığın çanta, kot pantolon, ayakkabı gibi. Onunla kendine prestij sağlamak istiyorsun. Çünkü o kedi, köpek, balık cinsi "moda."
Aslına bakarsan bu kadar sunilik, senin varlığına, varoluşuna aykırı. Çünkü bu kadar kitlesel davranırsan, emir erinden farkın kalmaz. Ne ki emir eri, kendisinin emir eri olduğunun farkında ve sonuçta kurtulacağını bilip, seviniyor.
80 li yıllarda ortaya çıkan Hülya Avşar bu kitle psikolojisini belki içgüdüsel belki de uyanıklığından çok güzel kullandı. Çıktığı dönemde kuşkusuz ki, onun kadar güzel bir çok kadın vardı. Fakat o her yazılı ve görsel basını gördüğünde, ben güzelim, ben güzelim diye röportajlar, geyikler millete sununca, herkes tartışmasız Hülya Avşar’ın güzel olduğunu söylüyordu. 90 larda şöyle bi bilmece vardı; York, York, York, Amerika’nın başşehri neresi? diye sorduklarında % 90 kişi buna New York cevabı veriyordu. Sen önce bi şeyi empoze et ve sonrası geliyor işte.
Politikada bu başka mı? Bir politikacı sürekli haktan, hukuktan, demokrasiden, hele hele Allah'tan dinden, imandan bahsediyor ve gıdaya kadar “helal” tanımlamasına giriyorsa, sen de kitlesel olarak evet yaaa diyorsun. Hele basında bellediğin bir takım köşecileri ezberlediysen, onların sözlerini tekrarlamaktan öteye bir fikrin, kendi kararın oluşmuyor. Köşe olmuş köşeci bugün kendi yararına ikna eder, yarın kendi çıkarı doğrultusunda diğer fikre itaat ettirirken ve  sen de hayatını kitlesel kitlesel sürüdürürken belki aklına ben nerde hata yaptım diye sorma ihtiyacını duymayacak kadar embesilleşirsin.
Soru sorma, neden, nasıl, niçin, n'oluyor  gibi soruları  belki zihninden uçmuş ve sen okuduğun köşeciler kadar var olursun.
Belirlediğin biri,  şu kötü derse, onu kötü, iyi dediğini iyi bellersin.
Fakat sen ve senin gibiler yüzünden bir çok insan  mutsuz olmak zorunda değil. 
Kapitalizm insanları düşünmeyen, sorgulamayan insan haline getiriyor ne yazık ki.
Belki sonunda duyguların  atağa kalkar da, mutsuzluğunun sebebini araştırıp kendi halinin farkına varıp silkilenirsin. Bi umut işte.

27 Ocak 2014 Pazartesi

Barbar hayat


Fethiye'de berber çıraklığı yapan çocuğu iple boynundan bağlayarak, motorsikletin arkasından koşturan, berber denilen barbar "bu işi şaka amacıyla yaptığını" söylemiş gözaltındayken. Polis aracına binmeden önce büyütmeye gerek olmadığını söyledi.
Çocuğun babası da bu olanlardan şikayetçi olmamış. İskele.
Bu durumda şikayetçi olunmadığı için barbar suçsuz mu olacak?
Yoksa baba (iskele) de barbarla birlikte suçlu mu olacak?
Çocuk orada çalışmaya devam mı edecek?
Biz her haber izlemeye devam ettiğimizde, yurdumuzun psikopatlarını tek tek tanıyıp ve fakat onlar güzide esnaf olarak hayatlarına devam mı edecek?

26 Ocak 2014 Pazar

Şimdi hakikatı görme zamanı


Doktor, elim kalem tutmaz oldu, canım istemiyor. İçim yine bulanmaya başladı doktor. Biliyor musun, bi de  daralma geldi.

Öyle mi doktor? Öyle mi? Kendi içime mi döneyim? Etrafımdaki bayağılıkları, aşağılıkları, riyakarlıkları görmezden geleyim!

Ah doktor, ne zaman, nereye kadar? Böyle bir zaman, mekan var mı? Nasıl, ne dedin, doktor? Bir seyahate çıkmak iyi mi gelir? Nereden biliyorsun doktor, bundan sana bahsetmemiştim oysa. Ben yol adamıyım. Uzun yol hem de. Günlerce, aylarca, kara parçası olmadan yaşadım. Evet, ben o zaman yaşadım doktor.

Doktor sen harbiden doktorsun. Nasıl da bana neyin şifa vereceğini buldun.
Neden karada duramıyorum doktor. Neden? İnsan çokluğundan mı, yokluğundan mı? Karar veremiyorum. Bi R.yi sevdim doktor, bi de yazmayı. R. kim mi? Hiç kimse doktor, hiç kimse. Öyle biri yokmuş. Ben var saymışım. Varsayalım R. var deyip, onu bi güzel kurgulamışım. R. sen benim yarattığım bi karaktermişsin. Ben sana güç verdim, gücümü sen de gördüm R. sen benim gücümü boşalttın R. hiç bir fikrin yoktu, sadece kalıplaşmış sözleri papağan gibi tekrarlıyordun. Senin Sanat Tarihi okuman ne büyük bi fiyaskoymuş. R. hayatımın fiyaskosu.

Her defasında enerjimi tüketiyordun. Bense enerjimi senden aldığımı sanıyordum. Sürekli filozoflardan tekrarladığın fikirlerin, seni gözümde bi yere kadar büyütmüş, sonrasında kendi küçük burjuva ahlakına yenilmen benim içimi boşalmaya yetti de artmıştı bile.

Günlerce aç kaldım. Açlığın ne demek olduğunu sen bilir misin? Nerden bileceksin? O senin romanlarda 
okuduklarından tamamen farklı. Beni gördüğün o gün; açtım, oda leş gibiydi ve ben bunun farkına bile varamayacak kadar açtım. Sense açlığın insanı insanlıktan çıkaracak kadar berbat olduğunu göremeyecek kadar toktun. Aç olmanın, parasızlığın açlık çekmenin romantik bir yanı olduğunu düşünüyordun. Söylediğine göre odada benim duymadığım ekşi bi koku vardı. Sakallarım uzamıştı. Bana o gün iğrenerek baktığını hissetsem de, sana bunu konduramadım. Sen, mükemmmel masumiyetin simgesi.

Sen sadece bi zavallıdan başkası değilmişsin. Neden sevdin beni? Seni sevdiğim için. Evet, belki tutkum gözlerini kamaştırdı. Düşünsene, imla kurallarını, grameri bile bilmezken, okudum, öğrendim. Günler, gecelerce okudum.
Ortalama bi kolejliyi kat be kat aşıp, onların papağan gibi ezberleyip öğrendiği cümlelerinden başka bi şeyi yoktu. Bütün bu temeller üzerinde, yeni orjinal bi fikir üretemiyorlardı. Ne kadar da safmışım meğer. Neden onları gözümde o kadar büyüttüm ki. Diplomanın bi kağıt parçası olduğunu anlamam uzun sürmedi.

Sana, yazdığım her satırı okudum. Güzeldi, çirkindi. Hepsine burun kıvırdın. Senin gözünde sıfırdan ancak avukat, banka müdürü en nihayetinde gazete muhabiri olunabilirdi.
Sen de onlar gibiydin. Düşmanlarım gibi. Annen babanın fikirlerinin ötesine geçemeyen, hayatında kulaç atamayan, ancak yardım simidiyle kıyılarda debelenen biriydin.

B. senin hakkında söylediklerinde ne kadar haklıymış. Ama ben tutup ne yaptım; onun boğazını sıktım. Zaten onun ölümle randevusu vardı ve o hem dalga geçiyor hem de tutkuyla yaşıyordu. Umrunda olmadı biliyor musun, bu durum.

Yazdım, yazdım, yazdım... Parasızlığa, açlığa, üstümde adam gibi bi kıyafet olmamacasına yazdım. Sürekli dergilerden red cevabı aldım. Umrumda değildi. Umrumda olan sendin. Ama sen beni kendi kalıplarına sokmaya çalışıyordun.

Şimdi düşünüyorum da, sen yazmam için bir araçtın. Bir yanlış anlamayla başkalarının sözünü dinledin.
Neden yazdım? En az seyahatlerim kadar haz alıyordum bundan. Duygularımı ifade etmem gerekiyordu, benliğimden taşıp, kağıda dökülüyordu. Bende dursa... duramazdı onlar, dursaydı patlardım. M. Bana saygı duyan, her fırsatta yardımıma koşan M, benim onun sınıfından olduğumda, bana olan saygısı kalmadı. Onun gibiydim nihayetinde, işçi sınıfından alelade bi serseri. Ulaşılmazlığım bi anda gitmişti. Kendisini o kadar sefil görüyordu ki, benim de onunla aynı işi yaptığını öğrendiğinde, ben de sefilin teki olmuştum birden.

Serserilik ve çalışma günlerim. Serserilik günlerimde adam dövdüm, arkadaşlarıma ihanet ettim ve bol bol da içtim.

Ya çalışma günlerim. O çamaşırhanede çalıştığım gibi hiç bi yerde çalışmadım. Ah doktor biliyor musun, çalışmak erdem değil, kim bunu söylemişse bundan büyük çıkarı olan seni beni çalıştırıp üzerinden para kazanan pisliğin teki.

Çok çalışmak beni insanlıktan çıkardı. Sadece iki lokma yiyip, uyuyordum. Bırak okumayı, düşünemiyordum bile. Çalışmaktan, bir hayvana dönüştüm. Neden mi çalıştım doktor, zaman kazanmak için. Zaman satın alıp, onu yazarak geçirmek istiyordum. En sefil, en aşağılayıcı bi şekilde çalıştım.
Evet, doktor kimse inanmadı bana, benden başka. İnancımı hiç yitirmedim. En büyük değerin kendine inanmak olduğunu anladım doktor.

Demiştim, dergiler adamı sömürüyor. İki kuruş parayı vermemek için ne pislikler yaptıklarını bilsen. Döve döve de aldım paramı.

B. ne mi oldu? Öldü doktor, öldü. Bunu istiyordu. Bana inanan tek kişi oydu. Güç veren. Bi otel odasının köşesinde öldü.

Ne yapayım doktor söyle şimdi bana? Bana zırnık değer vermeyen yayınevleri, romanım basılıp da, çok satmaya başladığında, şerefime yemekler düzenlediler. Umrumda değil. Hayır doktor hayır, umrumda. Bu böyle olacaksa, ben neden bütün bunları, bunca acıyı çektim.
Eski arkadaşlarımla yedim, içtim hediyeler aldım.

Ama sonra ne oldu biliyor musun doktor? Koskoca bi hiçlik kapladı içimi. Bak, işte şurası doktor, ilacı var mı bunu sence? Var mı? En çok sevdiğim şeyi mi yapayım. Evet, doktor haklısın, kıyıda kalmak bana göre değil, denize gitmeliyim, denize...

Doktorlara inanma derlerdi de, inanırdım. İnanırım ben doktor. Beni inancım buraya getirdi. En tepeye, sonra da boşluğa.

Evet doktor, mavi nedir bilir misin, köpüren dalgalar, fırtınalar. Ya kapkara gökyüzü. Sanma ki gökyüzü, deniz, hep mavidir. Bütün bunları denizde olduğum zaman gördüm. Gökkuşağının bütün renklerini ayrı zamanlarda gördüm. Deniz de öyle. Deniz sana her şey verir. Bütün istediğini. En azından benim istediğimi.

Doktor, sana çok uzaklardan yazıyorum. İyi ki söylediğini yapmışım. Sağol doktor. Şu anda güvertedeyim, hava serin, deniz masmavi.

Hoşça kal doktor, hoşça kal. Dünyada görebileceğim her şeyi gördüm. Şimdi denize atlayıp başka diyarları görme zamanı. Benim mekanım burası. Biliyordum. Bunu öğrenmem için karada acı çekip, cenneti de cehennemi de görmem lazımmış. Cennet ne, cehennem ne?
Şimdi hakikatı görmeye gidiyorum, hoş çakal.

Martin Eden





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...