28 Ağustos 2014 Perşembe

Faytona binme, Atlar ölüyor


Prens adaları demişler ama bakmayın siz prens mrens adaları dendiğine. Her şey zıttıyla var olduğunu kanıtlamak istercesine bu isim verilmiş sanki.
Prens adaları Bizans zamanında devlet adamlarının sürgün yeriymiş. 1800 lerden itibaren yerleşim yeri ve sayfiye olarak kullanılmaya başlanmış.
Eeee zaman 1800 ler, at arabası yani faytonla taşıt aracı olmuş. Günümüze kadar.
Başlangıçta bugünkü kadar zulmeden faytoncu var mıydı bilemem ama son yıllarda fayton, atlara işkence aracı adeta. Adalar artık devlet adamlarının değil, atların sürgün yeri oldu. Nerdeyse “atların da gözüne mil çekin çok para vereceğiz” dense bunu bile yapacak hale gelmişler.
Açlıktan kaburgaları sayılan biçare atların çektiği faytona binebilmek için insanlar da sıraya giriyorlar. İnsanlar ne zaman bu kadar bakar kör ya da vicdansız oldu bilmiyorum.
İnsanı hayvandan ayıran özellik nedir? Konuşabilmesi mi? Yapmayın, hayvanlar da kendi aralarında konuşuyorlar. İnsanın düşünüp, hayvanın düşünememesi mi? Hadi gidin işinize. Nasıl da düşünmez insanlar olduk çıktık. Her gün sabah 8 akşam 6 sonrası tv karşısında geçirilen zamanla mı düşünür olduk. Ne düşünür, ne düşünür? Hepimiz birer filozofuz mübarek. Filozofluğu bırakın, şu hayvanlara yaptığımız işkenceyi bile düşünemez, göremez olduk.
İnsanı hayvandan ayıran özellik araç gereç yapabilmesidir bence. İnsana en yakın hayvan olan maymun dahil araç gereç yapamaz.
İnsan araç gereç  yapar da sonuçta ne olur? Her ürün mal ve hizmet haline gelerek pazara açılır. Sonra para kazanır. Pardon istifler mi demeliydim yoksa çok para ya da çok az para  vicdanını mı kurutur ya da para kazanamadığı için ömrünü ah vah ederek mi geçirir.
Para kazanmak ve hayatını devam ettirebilmek için çeşitli mal ve hizmetler piyasaya sürer. Bu araçlar işkence eder etmez hiç umrunda bile olmaz. Hatta belki de diğer canlılara ve kendi türüne işkence ettikçe kendi gücünün çok olduğuna kanaat getirip kendisine tapar duruma gelip, kompleksli ve zavallı durumunu aşmaya çalışır.
Her gün Adalar’daki atların dayanılmaz fotoğrafları geliyor faceye. Artık insana dair hiç bir şeye şaşırmıyorum. İnsandır yapar.
Atları aç bırakıp sıcağın altında yokuş yukarı haddinden fazla yük yükleyerek yokuş yukarı kamçılaya kamçılaya ölmesine göz yumuyorlar. Dediklerine göre bu Adalar denizlerinin altında yüzlerce at ölüsü balıklara yem olmuş, siz sıcak kumlardan serin sulara atlayıp kulaç atarken. Bilseydiniz bir kaç metre aşağıda atların kemikleri,  girer miydiniz o denize? Hijyene önem verenler bir adım geri atarlar, amann sencediler, "offf bugün hava çok sıcakkk yaaaa, nappimmm kardeş, yüzcem tabii" derdi bir çokları.
Faytoncular diyelim insanı hayvandan ayrıan özellik olan para kazanmaya, ev araba v.s şeyler almaya bankaya çalışmak için vicdanlarını körleştirmiş ama ya belediyeler.
Denetimsiliğin ve kuralsızlığın ahtopat gibi her yeri sardığı memlekette hayvanlar nasibini fazlasıyla alıyor.  Son üç ayda bakımsızlıktan, açlıktan, hastalıktan 100 at ölmüş.
Teknoloji gelişmiş. Ama bi nostaljimiz var canım, atları öldüre öldüre faytonlardan para kazanalım ve biz de binelim ve mal haline gelmiş bu kara parçasında buzul buzul olmuş hislerimizle insan özelliğimizi kaybederek, mal haline gelip, piyasaya ayak uyduralım.

Adalar’da yapılan fayton işkencesine son demek için 30 Ağustos 2014  
Buluşma 15.30 Bostancı Adalar İskelesi
Eylem 17.00 Büyükada iskelesi önü

5 Ağustos 2014 Salı

*Dünlük* Uyku tutmayınca


Tv açıktı zaten. e2 de film aradım ama yoktu. Madman iki bölüm ard arda bulduğumda güzel bi film bulmuş gibi sevindim. Hem de aynı bölümleri izlediğim halde.
O da bitti. Arada uyuklar gibi olsam da uyumadım. Ama “uyuklar gibi olsam da” anında üst üste saçma sapan görüntüler, düşünceler oluşuyor. Bilincin rüya eşiği midir nedir?
İyice sesler kesildi. Balkonlardaki insanlar içeri çekildi.Bazı evlerden tvlerin loş mavimsi ışığı pencerelerden sızıyordu sadece.
Dışarı çıktım. Oturdum. Gökyüzünde yıldızlar vardı. Kırsalda bulunan insanlar, karanlıkta yıldızların yeryüzüne çok yakın olduğunu, nerdeyse tutacak hale geldiğini söylerler. Ne yazık ki böyle bi deneyim yaşamadım. Ama dışarı çıkmadan once şöyle bi şey oldu. Gözlerimi yummuştum, hiç de düşünmediğim halde gözlerimi açtığımda küme şeklinde çok yakın yıldızlar gördüm. Bunu çok istediğin bi şeyin gücü diye yordum.
Tekrar dışarıya dönelim. Karanlıkta ve sessizlikte insanın zihni daha da aydınlanıyor bunun farkına vardım. Neler yazdım yoksa düşündüm mü demeli gecenin  karanlığında.
Gemilerin ışıklarına baktım. Orhan Pamuk bi ara Boğaz’a giren gemileri saymaya başlamış. Dikkat ve gözlem sınavı mı yoksa kafa sıyırmaca mı, bilmiyorum.
Evlerin ışıklarına, sokak, cadde ışıklarına baktım. Şu anda evlerin yüzde ellisi tedirgin, karamsar, umutsuz, bazıları boşveeerrrr gamsızlığında, bazıları ise ellerini ovuşturuyor olmalı diye düşündüm.
Geleceğe dair bilinmezlik mi tam tersine bilinirlilik mi tedirginlik yaratıyor?
Gecenin tam içinde oturdum.  Meğer ne güzelmiş. İçerde odada olunca gecenin dışında olduğumu anladım.
Çay koydum şimdi. İyi ki var. Çay olmasa ne yapardık? Neye tutunurduk? Maddeci insanlar gibi lükse mi, paraya mı yoksa ailesel nüfusumuzla mı şişinirdik? Aslında herhangi bi şey ne kadar çoksa, o kadar da az. O şey her ne ise yok olsa da, olmasa da azdırır üstelik.
Bugünlerde okuyup yazmaya başladım. Gördüklerim duyduklarım falan filan gibi şeyler. Ama fazla acılı arabesk yazmayı sevmiyorum. Acı bi hayat anlatsam da içinde yine de mizah olsun istiyorum. Biraz önce blogu açtığımda Begonvilli Ev den çok güzel bi yorum aldım. Gerçekten benim için daha da itici güç oldu. Yazdıklarını beğenerek okuyan bir kişi olduğunu bilmek insana iyi geliyor.  Tam ben de diyordum içimden acaba tarzımı oturtabildim mi, acaba blogun ismi farklı da olsa benim yazdığım belli mi olur diye.
Dünlükçüğüm bugünlerde bi okuma ki süper geçiyor. Bi de Marmara’dan ithal rüzgar var değmeyin keyfime.
Bugün yine kütüphaneden kitap aldım.  Memure hanıma dördüncü kitabı alıp almayacağımı sorduğumda sapık bi hazla verilmeyeceğini söyledi. Devlet memurunun bu kafası ne anlamıyorum? Yan masadaki arkadaşı dışarı çıkıyordu ve elektrik faturasını üstüne yüklemeye çalıştı, o da kuyruk falan çekemem dedi. Devmemure birden boş olan ödeme yerlerini söylerken kekeme pepeme oldu. Birden ne yapacağını şaşırmış sıradan vatandaş konumuna geçiş yaptı. E valla hoşuma gitmedi mi, çok hoşuma gitti hem de. O kapıdan dışarı çıktığında sanki kendisi vatandaş değil. Masaya oturan karşısındakine sadist ve sapıkça eziyet etmekten haz duyuyor resmen. Neyse ki en sevdiğim devlet dairesi burası. Keşke daha fazla kitap gelse.   
Çay demlendi çoktan. Uyku kaçıran gecenin içinde oturtan içkiye merhaba çakalım.


4 Ağustos 2014 Pazartesi

Çok ilgileniyo benle


Çocukken babamın bana aldığı sadece bir çift kırmızı terlikti. Bütün çocukluğum bu kırmızı terliklerle geçti. Annem ne mi yaptı? Hiç. Koskoca bir hiç hem de. Bizimkiler fakirdi ve tutunmak zorundaydık. Annemin çalışmaktan çocuk görecek hali yoktu. Doğrusu da hoyrat bir kadındı. Annem de babam da II. Dünya savaşı sonrası gençliklerini geçirmiş travmalı çocuklar olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Kafadan çatlaklardı yani. Aşırı derecede paracı ve pinti.
Belki de onların beni sevmeme nedenlerinden biri de kız çocuk olmam olabilir mi? Evet. İlk iki kızdan sonra bekledikleri oğlan çocuğu yani abim dünyaya gelmiş. Peki ben neciyim bu ailede. Beklenmeyen istenmeyen bebek. Allah bilir annem beni düşürmeye de yeltenmiştir. Aldırmak için para verecek hali de yok ya.
Biliyor musunuz beni çocuğu olmayan bi akraba istemiş. İstenmeyen bebeğim ya. Kızım ya. Çirkinim ya. Evet açık açık çirkin ve sevimsizim. Tatlı dilim de yok. İtile kakıla iyice arsız oldum çıktım. Babam tamam demiş gelin vereyim. Onlar da karı koca hazırlanmışlar. Uzun yıllardır kendilerinden beklenen çocuk böyle gelecek, olsun gelsin de, nasıl olursa olsun gelsin. Gelmişler bize. Annem hoyrat kadın almış beni kucağına, tam kadın uzatmış kollarını “hadi ver” diye bizim hoyrata bi şefkat inmiş nerden indiyse? Vermem demiş, veremem. Çocukluğum da dahil beni sevmediği ayları yılları düşününce annemin blöf attığını düşünüyorum. Akraba deseydi ki al size on papel. Bizimkiler kan kusar kızılcık şerbeti içip ağlaya sızlaya verirlerdi. Yemezdi kimse bu ayakları ya, olsun ele güne karşı. Onlara vermemişler. O eve gitseydim nasıl bir hayatım olurdu ve onların hayatını etkileyebilir miydim? Onlar sonrasında ayrıldılar. Belki ben arsız çocuk o evde kişiliğim farklı olurdu ve ayrılmak zorunda kalmazlardı. Dram üstüne dram mı? Evet canım, sanki senin değil de. Sanki senin yaşamın komedi. Offf böyle olsa daha da dram ya canım.
Diyorum ya çocukluğum babamın bana getirdiği bir çift kırmızı terlikle geçti. Üstüme başıma alınan mı? Offf saf olmayın. İki ablam var demiştim ya. Onların üst başları ne güne duruyor?
Kırmızı terlikler neymiş biliyor musunuz? Meğer babamın memleketten gelen hemşehrisine yardım etmiş de, o da terlik satıyormuş, sırf o yüzden ona hediye etmiş. Babam o yardımı da hediye alsın diye değil, üç beş sakal atsın diye yapmış. Babamın arkadaşı ne olacak? Hepsi ayrı bir pinti, çıkarcı. Annem ve iki ablam da dahil kimsenin ayağına olmayan terlik benim ayağıma oldu bakar mısın sen? Nerdeyse Sındırella gibi oldu yaşamım. Beyaz atlı prens falan. Nerdeyse dur...  oldu gibi sanki, anlatacam.
Gençlik ateşimin başıma vurduğu yıllarda okumak gibi derdim olmadı. Tahmin edeceğiniz gibi ailemin de benim okutmak gibi bir derdi olmadı. Bi an önce bi kısmet çıksa da gitse... kısmet de ha deyince çıkmıyor ki. Çıkıyorsa da babamın sonradan yaptığı üç beş kuruşun hesabını yapan mesleği olmayan it kopuklar kısmet diye çıktı, annem desturla, babam küfürle kovaladı.
Sonra bi adam çıktı, genç yakışıklı. Yeminle. Benim gibi çirkini genç yakışıklı ister miymiş, vallahi istermiş. İsteme söz derken nişan yapıldı. Hayatımda alınmadık hediyeler bu dönemimde alındı. Babamın bi de muhafazakarlığı tutmasın mı? Tuttu. Her hafta sonu geliyordu. Evde ayrı bi odada oturuyorduk. Gelir gelmez üzerime abanıyordu. Kız kapat kapıyı diyordu. Eh helalim olmayacak mı, evlenmeyecek miyim? Annemler de güya oturup konuştuğumuzu varsayıyordu. Anlamıyor muydu. Peh peh pehhhh. Kaçın kurası O.
Arada sırada dışarı çıktığımızda nişanlım beni nereye götürüyordu biliyor musunuz? İzbe birahanelere. Olur mu, diyecek olsam “yürü lan” diyordu.
Olmadı, olmadı işte. Adamda ters giden şeyler vardı. Hiç konuşmuyordu, asabiydi, bizimkilere eyvallahı yoktu. Bi keresinde babama "lan" dedi. Bence çok bi söz değildi ama babama çok geldi. Ayrılmak zorunda kaldım. Kenar bi semtte bi genç kızın ayrılmasının ne olduğunu bile bile hem de. Benim gibi çirkinin hem de. Biliyordum başka kısmet çıkmayacağını ama. Aradan iki uzun sene geçti. Sen de dört sene gibi mi, ben diyeyim kırk sene gibi. Evde kaldın lafları, itip kakmalar, ehhh ben de gencim tabii gücüme gidiyordu. O odaya her girdiğimde nefesi içki ve sigara kokan abanmalarını da özlemeye başladım.
Her günkü gibi Sibel'e gittim yine. En yakın arkadaşım, teyzemin kızı. Güya gizli sigara içip kahve falı bakıyorduk hep. O gün bana demesin mi fal da E harfi var seni çok özlemiş. Seni bi masada görüyorum imza atıyorsun bak kızım çok mutlu olacaksın diye. Gelmişim 27 yaşına. Sen buralarda 27 yaşın ne olduğunu biliyor musun? Okumamışım, çalışmamışım. Ehhh ben de de hata yok mu? İşçi semti olmasına rağmen bi işe girmedim. Belki evine bağlı bi işçi bulurdum ya, neyse bütün bunların hepsi geldi geçti.
Sibel'in falı aklımda kaldı. Bütün cesaretimi topladım ve açtım telefon. Dedim gel beni kaçır. Seni seviyorum. Durdu bu telefonda, kaldı. Sessizce “tamam” dedi. Sanki ben ondan acılı lahmacun istemişim de, o da tamam getiririm diyen kebapçı çırağı gibi. Nerden bileyim ben.
Buluştuk bununla, bi arkadaşının taka arabasını almış geldi. Araba toz içinde. Yok öyle böyle değil, katmanlaşmış tozlar. Eve gitmeden önce “ben yorgunum” deyip Topkapı'da bi otele götürdü beni. Sabah gittik Adapazarı'na. Annesinin elini öptüm, kadın sanki geldiğime hem seviniyor bi yandan da “ne bok yemeye gedin buna, aklın yok mu” diyor gibiydi.
İyi günler sadece bir ay sürdü. Adam ağır psikopatmış. Ağır roman gibi geçen hayatımın başlangıcı kimi sayfası tozu dumana katan hızda, kimisi de o gün kaçırmaya geldiği günün ağırlığında geçiyordu.
Bir ayın sonunda jübileyi yaptık. Dayak başladı. Evden komşulara, evde yoklarsa boş inşaatlara kaçıyordum.
Bu arada çoktan annemlerle barıştık. Duymuşlar ama dayak yediğimi. Kırmızı terlik getiren hemşehrisi vardı ya, o söylemiş olmalı. Zaten o buldu bana bu herifi. Herif diyorum ya, ya ne diyecektim? Kocasından dayak yiyen her kadın böyle seslenir kocasına.
Gelmeyeceğim dedim şefkatli annemle pinti babama. Birden ilgilenmeye başladılar. Sanki çok ilgilendiler de. Ama bak sorarsan kocan ilgileniyor mu diye. Evet, evet kızım. Valla ciddiyim. Beni sevmeseydi benimle bu kadar ilgilenir miydi? Hadisene yaa. Git, inan dalga geçmiyorum senle. Adam seviyor beni. Sevmese yapar mı? İlgisiz kalır. Bak Gülcan'ın kocasına sabah çıkıyor gecenin kaçı gelmiyor. Gülcan diyor bin kere dırdır yapıyorum adamın umru değil, vurup kafayı yatıyor. Boş gözlerle bakıyormuş ona. Benimki öyle mi ya, gözleri çakmak çakmak oluyor. O ela gözlerinin arasındaki yeşiller nasıl parlıyor biliyor musun? Nasıl yakışıklı oluyor, onu ateşleyen benim, benimle ilgileniyor işte. Ha sevmiş ha dövmüş. İlgisiz kalmasın da.
Geçen bana terlik fırlattı, kafama çarptı. Gözüm morardı Zaten ev terliklerimi hep kırmızı aldım. Anlıyorsunuz değil mi?

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Kurumsal sapıkları hizaya getirme hikâyesi


Kışın canım sıkıldığı günlerde herhangi bi kurumsal şirketten arayıp kredi vermek, çekap yaptırmam  için taciz ettiklerinde, önceleri canımın sıkıntısı ikiye katlanıyordu.
Daha telefonu açar açmaz sistemli ve kurslarda öğrenilmiş ezber konuşmaları ile beni esir alıyorlardı. Üstelik konuşmalarımızın kayıt altına alınacağını söyleyerek aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmiyorlardı.
Önceleri onların oyununa gelip normal cevap veriyordum. Yavaş yavaş kısa ve sert cevaplar vererek kapatmaya başladım. Fakat sonra onlar bu kadar kurumsal olunca ben de kendimi şirket yetkilisi gibi varsayıp ona göre tumturaklı cevaplar vermeye başladım.  Çocukluğumdaki gibi kendi kendime oyunlar oynuyordum bu kurumsal Çiğdemler, Selinler sayesinde. Kısa ve kasvetli kış günleri eğlenceli geçmeye başladı farkında olmadan. Çiğdemlerin şaşkınlıklarını telefonda hissedebiliyordum.  Fakat bir keresinde ocakta yemeğimi yaktım, çocuğun beslenme çantasını son anda hazırladığımdan, oğlum o gün derste öğretilenleri yeteri kadar anlamamış.
Derken sömestr tatilinde kız kardeşim Ankara’dan bize geldi. Evet, evde bayram havası oluştu. Fakat kardeşim oldukça yorgun ve yorucu yolculuktan dolayı biraz oturduktan sonra uykuya dalmıştı. İşte o zaman onun cep telefonu çaldı. Prensip olarak kimsenin cep telefonunu açmam. Ama o kadar ısrarlı çalıyordu ki, açmak zorunda kaldım. Telefonda yine Selinlerden biri telefon konuşmalarımızın kayıt altına alındığını söyledi. Bana kardeşimin ismiyle hitap etti. Daha doğrusu onun olup olmadığını teyit etmek istedi. Tam zamanıydı uğraşacak yani. Sömestr zamanı. Çocuklar evde, kardeşin de olsa misafir gelmiş ve akşam da kardeşimi seven kaynanam da yemeğe gelcek. İçimden off be off hastiri çeksem de, beynimde nasıl olduğunu anlamadığım hızda hücreler birbiriyle iletişime geçerek “şu Selin’i niye kafaya almıyorsun, zamanı geldi, hadi hadi” dediler. Ben de Selin’e “Ceyda  Hanım şu anda  meşgul lütfen daha sonra arayın” dedim. Aslında doğruydu fakat meseleye kurumsal bi hava katmıştım.  Selin tabii yılmadı daha sonra ne zaman müsait olacağını sordu. İşte o anda ben koptum ve “kendisi şu an çok önemli bir toplantıda tam olarak bilemiyorum ama iki saat sonra ararsanız belki müsait olabilir” dedim. Selin şaşırsa da, daha sonra arayacağını söyleyip teşekkür etti.
Yemekti, sofraydı, çocuklardı, kardeşimle konuşmayı darken ben Selin’i hakikaten unutmuştum ama Selin unutmamış. Tekrar Ceyda’nın telefonu çaldı. Hemen aklıma geldi. Ceyda’ya acele “tanımadığın numaraysa sakın açma” dedim. “Bana ver.” Ceyda şaşırdı. Onun şaşkınlığını bekleyecek halim yoktu. Oyun bi kere başlamıştı ve artık kurallarına göre oynamanın zamanı gelmişti. Selin tekrar Ceyda’yı sordu. Müsait olmadığını fakat aradıklarını kendisine ilettiğimi, bana notunun olup olmadığını sordum. Selin iki saniye kadar durdu. “Hayır kendisi ile görüşmem gerekiyor” dedi. Ben “üzgünüm çok meşgul, notunuzu iletirseniz konu hakkında toplantı ve sonucunda istatiski veriler eşliğinde size geri dönebilirdik” dedim. Selin bozuldu. Fakat aldığı kurum terbiyesi ve ezberlediği sözleri söyleyerek telefonu kapattı.
O güne kadar neden böyle kurumsal hava vermediğim için kendime kızdım. Kurumsal şirketler bi sapık gibi günün her saati aradıkları yetmiyormuş gibi bana ait gizli kalması gereken bilgileri pervasızca soruyorlardı. Önceleri dediğim gibi cevap versem de bu cevaplama zamanları kısa sürmüş, sonrasında “ilgilenmiyorum, istemiyorum” cevapları ile telefonu kapatıyordum. Ama artık zararın neresinden dönsen kâr deyip, bundan böyle kurumsal olarak davranmaya karar vermiştim daha önce bahsettiğim gibi. Ve onlarla kurumsal olarak “toplantı, istişare, teyit, istatistiklerimize dayanarak, biz size döneriz, pardon hangi şirket demiştiniz” lafları ile konuşmak müthiş intikam almamı sağlıyordu.
Kıştı, kısa günlerdi. Sürekli arıyorlardı. Derken 14 Şubat geldi çattı. Benim kibar ama kaba kocam 14 Şubat sevgililer gününde ne istediğimi sordu. Evet 14 Şubat ı hatırlaması kibarlık ama ne alacağını sorması kabalıktı. Tektaş, çifttaş, yeditaş pırlanta isteyip istemediğimi sordu. Kabaysa ben de kabalaştım. Saçmalama ne idüğü belirsiz iki kuruşluk swaraovski taşlara bin kuruş verip parayı sokağa atma dedim. “Eeee ne istersin” diye devam etti. Yine beyin hücrelerim etkileşime geçti ve daha önce hiç düşünmediğim halde bana telefon santrali al dedim. “Ne?” dedi.  Kocam şaşırdı “hayrola işyeri mi ofis mi açmaya karar verdin” dedi. “Hayır” dedim. Hediye istedin ve ben de telefon santrali istiyorum” dedim. “Lütfen bekleme müzikli olsun. Tek hatlı olsun ama yeter ki bekleme müzikli olsun” dedim. Ne kadardır ki, diye de ilave ettim. “Hayır hayatım parası önemli değil, amacını anlamak istiyorum” diye cevapladı.
Ben de kimseye söylemediğim oyunumu ona da anlatmak zorunda kaldım. Kahkahalarla gülmeye başladı. O öyle gülünce aklıma yine şahane bi fikir geldi.  Lütfen bekleme müziği Güzide Kasacı’dan “Benim Adım Çalıkuşu” şarkısı olsun.  Kocam daha da güldü. Ben de hahhahahahahahahaaaaaa diye Güzide Kasacı’nın sesini taklit edebildiğimce ettim. Sonra aniden “bak çok ciddiyim, eğer Çalıkuşu bekleme müziği yoksa sen yükle dedim. Söylemedim kocam iki üniversite bitirmişti. Bir üniversitesi elektronik bölümüydü  ama şu an yaptığı o meslek değil uluslararası bi  şirkette müdürlüktü.
“Madem sordun ve hediye almak istiyorsun dediklerimi yap ve o telefonu kur” dedim. Evet dokuz yıllık evliliğimizde gördüğünüz gibi romantizmin sınırlarını zorluyorduk.
Telefon geldi, kuruldu ve istediğim gibi bekleme müziği Güzide Kasacı’dan, Çalıkuşuydu. Selinler ve Çiğdemler aradıklarında bu kez beni soruyorlar ben de benim sekreterimmiş gibi davranıp, bi dakka bekler misiniz, kendisi müsait mi deyip beklemeye alıyordum. Hahahahahahahahahahhahahaaaa... O arada kahvemi yapıp ilk yudumumu içtikten sonra telefonu tekrar hatta açtığımda, telefonda bip bipp bipppp seslerini duyuyordum.
Niyeyse artık telefonlar kesilmeye başladı. En azından aynı kurumsal sapıklar aramıyor, farklıları arıyor. Onlara da aynı uygulamayı yapınca onlar da kesildi. Şimdi bekleme müzikli hatlı bi telefon santaralim var ve kahkaha atıyor.
Kurumsal sapıklara iyi geliyor, seslerini kesiyor. Tavsiye ederim. 

1 Ağustos 2014 Cuma

Soğuk bi Hıdrellez gecesi


Hıdrellezdi. Baharın gelmesi coşkuyla kutlanırken, hava soğuk mu soğuk, ayaz mı ayazdı. Bu kutlamalara canım katılmak hiç istemedi. Oysa her sene hıdrellez deyince; baharın yumuşak insana huzur veren, kış günlerinin artık bittiğini bir daha sanki hiç gelmeyeceği duygusunu uyandırdığından mutlu olurdum. Yirmi metrede bir yakılan ateşler gül ağaçlarının altına adanan dilekler… Bir pantolon bir gömlekle bu kutlamalara katılmak…
Oysa bu sene bırak dışarı çıkmayı, evde battaniye ile oturup bütün kış yaptığım gibi geceyi televizyon izleyerek geçirmekti tek düşüncem. Hava üşütüyor, ürpertiyordu. Canım sıkkındı… Tek teselli kaynağım o gece sevdiğim bütün programların üst üste gelmesiydi. Dolayısıyla, boş gözlerle televizyona bakıp, uykum gelene kadar elimde kumanda zaplaya zuplaya, oflaya puflaya vakit geçirmeyecektim.
Televizyon izlerken, ambulans sesleri gecenin sessizliğini acı acı yırtmayı başardı. İlk anda ambulans sesi hafızamda; yakılan hıdrellez ateşine birinin düştüğü ağır yanıklar aldığı ve bunun sonucunda da ambulansın geldiğini düşündüm. Bu düşüncemin nedeni ise; aynı gün evdeki kütüphanede bulduğum 1968 yılı basım tarihli, Mustafa Niyazi’nin yazdığı “Mavi Bluzlu Kadın” isimli cep kitabındaki “Aynalı Meyhane” hikâyesindeki besleme kızın başında yoğun bitlerin olması, bunun önünü alabilmek için devamlı hakaret ve eziyet gördüğü hanımının her gün başını gazla taraması, devamındaki gün komşu kadınların kendi aralarında “Gâvur Küfürü” denilen eğlentinin yapıldığında, komşular tarafından zorla eğlentiye besleme Esma’da dâhil edilir. Esma’nın en mutlu olduğu andır. Ateşten atlayacağı için hemen o dakikada tekerleme bile ezberler yalan yanlış, komşu kadınları kendisine güldürür. Tam ateşten atlayacağı sırada ayağı takılır ve ateşe düşer. Başındaki gazlarda dolayı bütün vücudu alev alır ve ağır yanıklardan ötürü, o zamanlar ismi cankurtaran olan araç ancak onun ölüsünü götürür hastaneye…

Şimdi ise cankurtaran yerine “ambulans” geldi mahalleye. Aklıma hemen hikâyedeki kız geldiğinden bahsetmiştim. Hemen terasa çıktım. Ortada ateş olmamasına rağmen, mahallede neredeyse bütün evlerden insanlar çıkmış sokağı doldurmuşlardı. Sokakta bir apartmanın önünde merak ve suskunlukla bekleşiyor, kimi ise balkonlardan sarkmış aynı apartmana bakıp duruyordu. Balkondan bakanlara ben de katıldım merakla. “Ambulansın” kapısını açtılar. Apartmanın kapısından sedye ile bir kadın çıkardılar. Yaşı otuz beş, kırk olmalıydı. Elektrik direğindeki florasanın çılgınca aydınlattığı sedyede, kadına ne olduğu apaçık belliydi. Kalbine denk gelen yerde yoğun bir kan ve ağzından ince ipince bir kan akıyor; kadın kıpırdamadan sedyede yatıyordu. Ağzından incecik bir yol gibi süzülen kan, ölümle hayat arasında incecik bir çizgi olduğunun altını çiziyordu sanki. Kadını yavaşça “ambulansa” yerleştirdiler, kapılar kapandı. Araç önce yavaş, ardından hızlanmasıyla birlikte siren seslerini de arttırarak gitti, gözden kayboldu. Canın kurtarılsın inşallah, dedim içimden.
Sokaktaki insanlar, polisler, ölümün ılık nefesini değil sıcak nefesini sıcak saatlerde hissettiler, Bu o kadar anlaşılıyordu ki; kimse konuşmuyordu. Ortalık buz kesmişti adeta.
Benimse kanım dondu. İnsanın iyi olduğu organlarını hissetmezse anlaşılırmış ya! Bense vücudumdaki bütün damarları o andan itibaren buz olmuş bir halde hissettim. Damarlarımın nerede olduğu o kadar belliydi ki! Sustum kaldım. Konuşacak takatim kalmamıştı…
Bu yaralanmanın ya da ölümün; bembeyaz gelinlikleri giyip, hayatı iyi ya da kötü paylaştığı, aynı yatakta uyuyup, aynı sofrada yemek yediği adam tarafından yapılması… Belki de kına gecesinde kıpkırmızı kıyafetlerini giymişti; beni ak günler kadar kanlı günler de bekliyor dercesine…
Kadın o gün bilir miydi? Giydiği kıyafetin kana bulanacağı, yediği son yemeği olacağını çocuklarına son kez sevgi sözcükleri söyleyip, son kez yaramazlığından dolayı azarlayacağını…
Ya adam; karısını bu şekilde öldürmeyi kim ister. Onunla bu günleri yaşamak için evlenmemişti herhalde! Hapislere düşmeyi, çocuklarından, yaşamdan kopup hücrelerde gün saymayı… O güne lanetler yağdırmayı… Zamanı geri alabilmeyi, hapisten çıktıktan sonraki yaşantısı…
Ya çocuklar; büyüdüklerinde o geceden muhtelemen şöyle bahsedecekler: -“ O gün hıdrellezdi, herkes eğleniyor ateşlerden atlıyordu. Ama bizim evde kavga vardı. Her zaman ederlerdi ama bu öylesi değildi! Babam cinnet geçiriyordu, mutfaktan bıçağı aldığı gibi annemin kalbine sapladı… O olaydan sonra biz ne mi olduk? Sorma yaaa! Olduk olacağımız gibi!...
Ertesi gün birikmiş gazeteleri toplayıp, her zaman yaptığım gibi bakkala götürdüm. Bedava gelen gazete eskilerini görünce bakkalın gözleri parladı.
— Serdar dün akşam cinayet mi işlendi?
O kayıtsız,
— Hee kocasını mı ne aldatıyormuş, yirmi gün önce taşındılar zaten…
— Yaşıyor muymuş?
- Yaşıyomuş yaşıyomuş…
Olay gazetenin üçüncü sayfasının en dibine iki satır olarak düştü: …….. semtinde cinnet geçiren koca, karısını rehin aldı. Polisler tarafından ikna edilerek kurtarılan kadın hastaneye kaldırıldı. Durumunun ağır olduğu belirtildi.

2007 Bahar



28 Temmuz 2014 Pazartesi

Zorunlu bir ziyaret



Bir an önce evden ayrılmak, mekân değiştirmek arzusuyla yanıp tutuştuğum günlerdi. Fakat bu kış gününde nereye gideceksin? İşte tam da o günlerde, birbirimizden pek de hoşlanmadığımız arkadaşımdan telefon geldi.
Annesinin köydeki evine gitmiş. Annesi ve babası, rutin hastalıklarını, bahane edip büyük şehirdeki evlerine gitmişler. Annesini hiç sevmediğim gibi onu – çirkef kadın- olarak anımsardım daima. İşte bu –çirkef- annesi, kızı yalnız kalmasın diye beni güvenlik görevlisi olarak, kızına çağırmasını söylemiş. Telefonda da bu amacını açıkladı. Daha önce de bahsettiğim gibi, acilen mekân değiştirmem gerekiyor, ama gidilecek yer de bulamıyordum. O günlerde de öyle bir parasızdım ki… Böyle bir karşılıklı çıkar ilişkisine “evet” demek zorunda kaldım.
Aslında bu arkadaşımın da buraya gelme nedenlerinden biri, milattan önce herhangi bir yılda doğmuş ninesine göz kulak olmasıydı. Sonuçta ben de her ikisine de güvenlik elemanlığı yapacaktım. Fakat –çirkef- annesi ya da –sinsi- babası olsaydı, hiçbir kuvvet beni oraya götüremezdi ya. Neyse onlar çıkar için davet ederlerse, ben de çıkar için giderdim. Sonuçta bu dünya “çıkar dünyası” değil miydi? Ben de oyunun kurallarına uydum!
Yola koyuldum. Doğa sayesinde derinliklere daldım gittim. Ardımda bıraktığım her kilometrede, sıkıntılarım sanki gerilerde, çok uzak günlere aitmiş gibi hissetmeme neden oluyordu. Kışın doğa uyur derler ya, külliyen yalan. Sonsuz gökyüzü, sonsuz deniz o kadar hoşuma gitti ki, arkadaşımın annesinin evinin; kirli, şartsız şurtsuz oluşunu dahi unutmuşum.
Arkadaşım geride kalmış, bu dağ köyünü pek sevmezdi. Oysa el değmemiş dağları, mis gibi havası vardı. Ama o, beş yıl önce nişanlandığında; nişanlısının zengin olduğuna inanmış, sosyetik tatil kasabalarına gideceğini umuyor, "Artık biz Mürsel ile buraya bayramdan bayrama geliriz. Mürsel daha çok sosyetik yerleri tercih ediyor," demişti. Derin bir iç çekip, yakasını düzeltmeyi ihmal etmeyerek; "O çok görmüş geçirmiş."
O günlerde, müstakbel kocasının görmüş geçirmiş, fakat sonunda aradığı aşkı kendisinde bulduğunu düşünüyordu. İşin aslı kısaca şöyle idi: Mürsel, zengin eniştesinin dükkanında bi nevi ayakçı gibi çalışan, annesi ile yaşayan, aşırı derecede kilolu evlenmeyi çok istemesine rağmen, annesinin görücü olarak gittiği evlerden: "Kızımız henüz küçük ya da kızımız okumayı düşünüyor" gibi yanıtlarıyla dönen bir gençti. İşte bu “gencin” hiçbir zaman gerçek anlamda bir kız arkadaşı olmadığı için, çareyi izbe pavyonların, karanlık köşelerindeki itilmiş kakılmış kadınlarını, içki karşılığında, kafalarını ütüleyen bir “genç” olup çıkmıştı. Annesi bakmış olmayacak; istedikleri gibi bir gelin bulamayacakları gibi, oğlunun pavyondan bir kadını gelin diye getireceğinden korkmuş olsa gerek, uzak dağ köyündeki arkadaşımı bulmuş. Annesinin –çirkefliğine- kızının -ikiyüzlü- olmasına rağmen…
İşte bu Mürsel “enişte” kompleksli, pısırık ve salaklığından, kendisine feleğin çemberinden bin kere geçmiş, bıçkın delikanlı havası vermeye çalışarak sıyrılmaya çalışıyordu. Ben bu Mürsel “enişte” nin bana düşman olduğunu unutmuştum. Zira kendisi, hiçbir zaman kendi ayakları üzerinde duramadığı için, benim gibi kendi ayakları üzerinde duran kadınlardan hoşlanmazdı. Üstelik atmadığı iftira da kalmazdı.
Son yıllarda, Mürsel “eniştenin”, zengin eniştesi bunu dükkânından kovmuş, Mürsel “enişte de” iş bulamadığından, kredi kartı mağduru olmuşlardı. Her gün yatıp kalkıp, babadan kalma arsanın satılması için dua eder olmuşlardı. Bense bu günlerde parasız olduğumdan bahsetsem de, borçlu değildim en azından. Bu, onun için kıskanılacak bir şeydi. Üstelik de yalnız bir kadın olarak, bunu becerebilmem onu çıldırtmış olmalıydı.
Kötü durumda olmalarının bir sebebi de, arkadaşımın bir evi idare edememesinden de kaynaklandığı söylenebilinirdi. Tasarruf olsun diye, çamaşır makinasına çamaşırları ağzına kadar tıkar, sonra da çamaşır makinasının motorunu yakar, dünya kadar tamir masrafı çıkar. Kocasına kızar; buzdolabını açtıktan sonra, öyle bir kuvvetle kapatırdı ki, hangi fabrikadan çıkarsa çıksın, buzdolabının lastikleri parçalanırdı. Oğluna kızar, arkasından terlik atar; terlik ya televizyona gelir, ya da avizeye. Görüyor musunuz masrafı! En acil olanlar yaptırılır, onlar da evlat acısı gibi otururdu oturmasına ama arkadaşımın huyu da değişmezdi. Eee boşuna dememiş atalarımız “ can çıkar, huy çıkmaz diye”.
Neyse ben uzun sayılmayacak seyahatten sonra, sevimli tertemiz havası olan köye geldim. Köyün meydanı o kadar sessizdi ki… Oysa buraları yazın yolunun sapa olmasından dolayı, ortadirek ya da daha altı kesime mensup insanlar tarafından doldururdu. Şimdiyse epey güzeldi, bir yandan da; “sanki bu memlekette kimse yaşamıyor” diye düşünürken, çarşıda iki üç adamın dolaştığını gördüm. Hepsinin de yüzü kıpkırmızıydı. "İşte köy insanı böyle olur, sağlıklı" dedim içimden.
Ama onlardan biri tesadüfen yanıma yaklaştığında morarmış burnu ve koca bir göbek… Kışın bu sıkıcı günlerinde içki içmekten alkolik olmuş çıkmışlardı, görünüşe göre.
Çarşıyı geçip, eve doğru yürümeye başladım. Eve giderken arkadaşımın saat gibi kurulduğunu hiç düşünmemiştim. Ev de köyün en ucunda, köy evi görüntüsünden çok darmaduman bakımsızlığıyla köy evi havasından oldukça uzaktı.. Kış olmasına rağmen onu evin önünde gördüm. Yok, canım, yolumu gözleyeceğini düşünmedim. O kadar saf, değilim artık! Yaklaştığımda, o beni görünce aldırmaz; "Hıı sen mi geldin?"
Yalandan sarılıp, pat pat sırta elle vurma faslı bittikten sonra, milattan önce herhangi bir yılda doğmuş, ninesinin yanına gittik. Kadının çipiş mavi gözleri vardı. Ufalmış ufalmış, adeta kurumuş içi oyulmuş bir ağaca benziyordu. Ama ona ufak tefekliğinden dolayı pek ağaç da denemezdi. Maki kurusuna benziyor demek daha doğru olabilirdi. Kadın bir süre bana bön bön baktıktan sonra, tanımayarak;
"Hoş geldin."
"Hoş bulduk, beni tanıdın mı?"
"Tanıyacak gibi oldum gari ama tanıyamadım!"
Zaten milattan önce doğmuş birinden beni tanımasını bekleyemezdim. İkiyüzlü arkadaşımın iki kızı vardı. Anneleri yanıma, teşrif etmediği için ben onlarla meşgul oldum. Neden sonra teşrif edebildi. Bir yandan beni süzerek; "N’apıyon? Nasıl geldin? gibi istatistikî sorularını soruyor, fakat "aç mısın, tok musun?" diye sormuyordu nedense. Bir süre istatistikî sorularına cevap verdikten sonra, dayanamadım: "Seher ben çok açım. Biraz peynir ekmek verir misin?"
"Aaa bamya, pilav yaptım. Biz akşamüstü yiyoz. Karnın toktur diye sormadım!"
Bunu öyle bir tarzda söylemişti ki; -“karnın ne kadar aç olursa olsun, bekle akşamüstü yiyeceğiz.” Eh o yüzsüzlüğü ele aldıysa, ben de almıştım. Ne de olsa onlara güvenlik elemanlığı yapacaktım. Reflekslerimin sağlam olması gerekiyor ki, maki kurusu nineyle, ikiyüzlü tembel torununa görevimi yerine getirebileyim. Ah kim bilir içinizden; ne kadar riya dolu bir insan, evine misafir olduğu insanlar için neler de söylüyor diyorsunuzdur. Ne yapalım, daha evvelden yaptıklarını anlatacak olsam…
Benim zorumla sofrayı kurduk. Sofra da dediğimiz beş tabak, beş kaşık, ekmek, su ve tencere. Nedense sofrada bir sıcaklık yoktu. Ya da artık bana mı öyle geliyordu. Hayır, hiç de bana öyle gelmiyordu. Elektrikli bir hava içinde, sümüklerini salmış bamya ile pişmemiş cam kırıklarına benzeyen pirinç pilavını yedik. Beraber sofrayı toplayıp, bulaşıkları yıkadık. Artık oturma zamanıydı.
Oturduk. Arkadaşım derdimin ne olduğunu gayet iyi biliyordu ve bundan haz alıyormuş gibi bir hali vardı. Sessiz sakin, televizyon izlerken birden bire, bana; "Ayyy, sen çok şişmanlamışsın çok. Bu kadarı da fazla ama! Geçen sene de haddinden fazla zayıftın! Sen de hiç bi şeyin arasını bulamıyosun!"
Ben şaşırdım şaşırmasına ama hazırlıklıydım da. "Yaa sorma, ben hiçbir şeyin arasını bulamam. Sen buluyorsun ama. Nasıl buluyorsun anlatsana?"
O böyle bir cevabı beklemiyordu herhalde, şaşırarak; "ayyy çok komiksin kızzz! Ama biraz kilo ver bak, Ben senin iyiliğin için söylüyom. Senin aklın fikrin, yemek olmuş. Dikkat ettim de eve gelir gelmez “yemek” istedin."
Artık cevap vermedim. Versem ne olacaktı ki? Denize taş atıldığında halkalar nasıl genişlerse, benim sinirlerim de öyle büyüyecekti. İyisi mi konuşma bu noktada kalsın da, rahat edeyim. Bir süre sustuktan sonra yine başladı;
"Ayyy, üstündeki şu kıyafetleri değiştirsene! Geçen gün Selda’nın butiğine gittim, çokk güzelll kıyafetleerr gelmiş. Bir pantolon aldım, gerçi Mürsel kıskanır giydirmez; ama ben üstüne uzun bi şey giyip gene giycem. Sen de al! Geçenlerde televizyonda ne göreyim; aynısını şarkıcı Ebru’da giymemiş mi? Çok moda, senin haberin yok mu?"
Benim o sıralarda, sadece modayı düşünecek halim olduğu için.
"Evet, evet, haberim yok modalardan. Anlat bakalım daha başka ne modalar var?" dedim. O bir süre modaları anlattı. Bana ninni gibi geldi.
"Sen hala o teybi değiştirmedin mi? Değiştir artık! Sesi hiç güzel çıkmıyor," dedi.
"Olur, olur Seher’cim, değiştiririm. Sen söyle bana hangi marka iyi, onu alayım!"
Artık bu konuşmalara dayanamayacağımı düşünüp, kendimi bahçeye attım. Arkamdan çocukları da geldi. Güzel havayı ciğerlerimin en ücra köşesine ulaştırmak için, bol bol nefes aldıktan sonra, yürümeye karar verdim. Çocuklardan, o günün pazarının kurulduğunu öğrendim. Hem biraz dolaşıp evden uzaklaşayım, biraz da sebze meyve alayım diye pazara gittim. Pazar her zaman olduğu gibi çok hoşuma gitti. Renk renk sebzeler, meyveler, perdelik döşemelik kumaşlar, zücaciyeler… Doğrusu gittiğim de çok iyi oldu. Biraz meyve sebze ve yeşillik aldım.
Eve gelince kısır yapmak için, mutfağa girdim. Bu durum arkadaşımın hoşuna gitse de memnun değilmiş gibi bir tavır takınmayı ihmal etmedi. Mutfakta yeşillikleri yıkamaya başlamıştım ki; milattan önce herhangi bir yılda doğmuş, maki kurusu ninenin, her zaman oturduğu koltuğun haricinde; mutfak kapısının tam karşısına düşen kanepeye oturmuş, beni izlediğini fark ettim. Nedense o an aklıma –fesübhanallah- şarkısı geldi. Ya sabır çekerek, işimi bir an evvel bitirip mutfaktan çıktım. Ve bir daha da girmemeye tövbe ettim.
Bu şartlar altında gece saat 21.00 zor ettik. Artık köy iyice sessizleşmişti ki, kendimi dünyanın dışında bir yere aitmişim gibi hissettim. Uzay boşluğundaki bir toz zerresinden daha da küçük olduğumu düşündüm. Koskoca evrende ben ve üzerimde yarı tahta, yarı beton yorgan gibi hissettiğim çatı. Aslında doğruyu hissettiğime emindim. Zira kentin, hiçbir saatinde –neredeyse gece yarısından sonra bile- bir ambulans sireni, korna sesi, araba alarmı sesi yüzünden, hiçbir zaman böyle uçmamıştım. Bu duyguyu kendime saklamayı düşündüm. Arkadaşım, bu duyguyu paylaşacak bir arkadaş değildi ne yazık ki! Arkadaşcağızım; benim üzüntülü olduğumu biliyor, anlıyor ve inadına inadına, hayatı çok mutluymuş gibi davranıyordu. Kısacası benim üzüntüm, onun mutluluk kaynağı oluyordu.
Burada daha fazla kalamazdım. Bana niye bu kadar düşman olmuştu, neden? Bu soruları burada değil, şehirde kendime sormam gerekiyordu.
"Yarın gitmem gerekiyor,"
"Aaa neden kız! Annemler gelsin, öyle gidersin!"
"Yarın hastanede randevum varmış, hay huydan unutmuşum," dedim.
O da beni, evlerinde misafir olarak kalmam için fazla ısrar etmedi. Yalnız kalma korkusu ya geçmişti ya da benim ona tahammül edemediğim gibi, o da bana tahammül edemiyordu.
Ertesi sabah, kahvaltı yaptıktan beş dakika sonra, yola çıkmak üzere hazırlanmıştım bile. Bana yolda, Karadağ köyünden İzmir’e, zengin bir eve gelin olarak giden arkadaşı Semra’yı anlatmaya başladı. Daha önce, Semra’nın evindeki deri koltukları, spot ışıklarını, Paris’e gitmesini uzun uzadıya dinlemiştim. Şimdi ise;
"Ayy bizim Semra var ya, piyano çalıyoo!"
"Yaa sizin Semra çok aristokratmış!"deyince, ellerini göbeğinde kavuşturup, omuzlarını geriye atıp, gözlerini patlatıp, kafasını iki yana sallayarak,
"İçinde varmış," dedi. Ben de ona;
"Yaa, evet evet öyleymiş," dedim. Benimle gelmesinin sebebi, beni geçirmek değil, yol üzerindeki evi olan arkadaşına uğramaktı.
"Hayriye Aba, maydanoz ekmiş," ya da "Saime Aba’nın keçileri büyümüş" dediğimde gözlerinde şimşekler çakıyordu. Çünkü o şehirli olmak istiyor, bense ona aslını hatırlatıp sinirlenmesine yol açıyordum. Ona göre köylü olmak kötüydü. Arkadaşının evinin önünde;
"Hadi hoşça kal," dedim.
"Hadi güle güle."
Ayrıldık. Otobüse bindim. Ohhh iyi ki hastanede randevum varmış!

2001 Kış


27 Temmuz 2014 Pazar

*Dünlük* Yaz & Sevilir


Tatilden döndükten sonra da insanın evde de tatil yaptığını düşünmeye başlatan olaylar oluyor. Mesela sabahları kahvaltı yapacak yerinin neresi olduğunu bilmesi, güzel demlediğin çayı sınırsız içebilmek, gün içinde evin içine kapalı perdelerden süzülen ışık ve gölgeler, kitap okumak, karpuz, bulaşık yıkamak, yine kitaba dönmek, arka taraftaki yavşak sesli komşu kadının avaz avaz sesle telefonda konuşurken duymak ama aynı kadının seni çamaşır asarken gördüğünde diğer odaya doğru ikilemesi, (o ana kadar kimse duymuyordu) geceleri televizyonda bıkmadan film aramak, bulduğunda sonuna doğru uyuklayarak izlemek, bu yazın çok da sıcak geçmemesi, balkon yıkamak, Viki’yi sevmek, artık gündemi takip etmemeyi karar verip uygulamak ve bi insanı görmemiş olmanın derin huzurunu kısa vadede duymak, uzun vadeyi fazla düşünmemeyi düşünmek, bayram sonrası Sinema Kampüs’e gitmeyi  düşünmek, bu yazı tembelliğini aşmak için çare düşünmek, müze kart alıp bir daha bir  daha Efes’e ve Bergama’ya gidip, geçmişte yaşayanların ne kadar ileri düzeyde kentler ve ülkeler   inşa edip yönettiğini düşünmek ve onlara gıpta etmek, şimdiki yüzyıla bakıp ne kadar geride olduğumuzu düşünmek, ve bunları atlatmak için yeniden edebiyata ve sinemaya yönelmek, Üçkuyular metronun uzun yıllardan sonra nihayet açıldığını öğrenmek, Üçkuyular’a, Balçova’ya rahat gidebilmek ve seyahatın insanı ne kadar özgürleştirdiğini iyice anlamak, yaz mevsiminde gezi bloglarını da takip etmek v.s. 

20 Temmuz 2014 Pazar

*Dünlük* Tatile çıkarken


Evle aramda göbek bağı gibi görünmez bi bağ oluştuğunu her gün kapamaktan hoşlandığım perdelerden anlıyordum ki, bugün sadece üç günlük tatil için hazırlanırken hissettiğim garip duygulardan bu durumun daha da pekiştiğini anladım. Sanki gidip gelmem üç değil de otuz gün sürecekmiş gibi. 
Evet ev yaşamını dışarıdan daha çok seviyorum ama eskiden tatil dendiğinde evi fazla düşünmezdim. Göbek bağımız gün geçtikçe kuvvetleniyor bunu anladım. Belki de daha fazla yaş almakla da ilgili olabilir. Halbuki bazen kış aylarında sırtıma sırt çantasını taksam da, sürekli yolculuk halinde olsam diye de düşünürüm. Sanırım sırf bu düşünceler beni mutlu ediyor. 
Benim için tatile çıkarkenki hal, bir durumu beklemek gibi o durum gelene kadar çektiğiniz sancı gibi oluyor. Otobüs firmasının servisine adımımı attığımda da, yolculuk halini benimsiyorum. Tatilden çok otobüs yolculuğunu, yolculuktaki mola yerlerini, mola yerindeki bir takım insanların görebildiğim kadarıyla yaşamlarına bakmak oldukça hoşuma gidiyor. Batı Anadolu otobüs garları da mola yerlerinden aşağı kalmıyor hani.
Yarın sabaha kadarki an durumu var ya, işte beni tedirginliklerden tedirginliklere salan zaman dilimi.
Bu kez yanıma sadece üç beş penye tişört falan aldım ama yine de insanın ne çok şeye ihtiyacı varmış dedirtti yol hazırlıkları. Yok yok genelde kadınların yaptığı gibi tatile çıkarken bi şey almayacağım deyip de abartmadım. Ne dediysem o. 
Bu arada bugün Gabriel Amca'nın romanını bitirdim. Yaşlılık, gençlik, çirkinlik, güzellik, para, ölüm, yaşam, ve tabii aşkı anlatıyordu. İnsan doksanına geldiğinde de olsa aşkı bulduğunda yaşadım saymalıymış. Doksanına da gelsen umudunu yitirme diyor. Olur olur...
Yanıma Heinrich Böll'un Dokuzbuçukta Bilardo ile Babasız Evler'ini aldım. Üç günde iki roman bitireceğimden değil ya, biri sarmazsa diğerine sarmak için. Babasız Evler i daha önce okumaya yeltenmiştim ama savaş mavaş okuyamamıştım. Belki de benim ruh halim o günlerde o romanı okumaya müsait değildi. Bakalım şimdi nasıl gidecek? Savaş sanki yok da. Halkları öldürmeyi devletler yaptığında adı savaş oluyor, örgütler yaptığında terör oluyor. Olan tabii masum insanlara oluyor her zaman olduğu gibi.
Çocuklar gençler olmasa bu dünyanın vampirleri ne yapacakmış bilmiyorum. Onun için her zaman bütün liderler genelde üremeyi teşvik ediyorlar.
Unutmadan dün deprem oldu. Korktum mu evet ve kalakaldım. Depremde öğretilen bütün gerçekleri deprem unutturuyor. Olduğun yerde gözlerini açmış kalakalıyorsun. Kaçmaya yelteniyorsun ama ayaklarını beynin bir adımdan sonra durduruyor. O an anlıyorsun ki dünyaya kıldan ince pamuk ipliği ile bağlısın.
O halde ne demeye he şeyi abartırız? Bu durumda doğamızda var sanırım. Kıldan tüyden olayları kafaya takalım da, dünyayı kendimize zehredelim diye sanırım.
Neyse bugünlük -dünlük- burada bitsin. Gelince tekrar görüşmek üzere.
  

18 Temmuz 2014 Cuma

Araba Sevdası



Recaizade Mahmut Ekrem’in yazdığı roman, Türk Edebiyat tarihinin ilk gerçekçi romanıdır. Ortaokul yıllarında genelde hepimiz okumuşuzdur bu romanı. Romanda Tanzimat’la birlikte Batı’ya açılan Osmanlı’da “yanlış Batılılaşma” vurgulanır. 33 yıl süren Abdülhamit dönemi İstanbul’unda görülen birtakım cahilce davranışları, eğlence ve zevk yaşamı anlatılmaktadır.
Kısaca Batılılaşmayı anlayamayan Bihruz Bey yarım yamalak eğitimi ve konuşurken araya sıkıştırdığı Fransızca’sıyla komik duruma düşmektedir.
Sık sık süslü arabasıyla gezintiler yapmakta, gerçekte olmadığı bir hayatın içinde kendisini varmış gibi görmektedir. Süslü arabası onun için insanlara hava atma aracıdır, aslında.
Peki ya bugün, bugün sizce bir değişiklik var mı? Evet var, tüketim alışkanlıklarımız Tanzimattan bu yana oldukça kabardı. Kabardıkça kabardı ve hatta öyle bir duruma geldi ki, insanlar tükettikleri kadar kendi varoluşlarını kanıtlamış oluyorlar, böylelikle.
Eğer tüketmiyorsan bu dünyada bir hiçsin, bir böcek kadar değerin yok.
Değişim 80 sonrası liberal ekonomi ile başladı. İthalat serbestisiyle hızla viraja girdi. Ölen öldü kalan sağlar bizimdi! Peki sağ kalabildik mi?
Kaldık! Hem de öyle bir sağ kaldık ve bu değişime öylesine uyum sağladık ki, hepimiz nerdeyse birer Bihruz Bey olduk.
Bilgiye değil, mala yatırım yapar olduk…
Önce beyaz eşyalarımızı topyekûn değiştirip, birbirimize hava atmaya başladık! “Benimki şu marka, ithalinden aldık, yerliler iyi olmuyooo, aaa sen değiştirmedin mi hâlâ?” Sen değiştirmedin mi? sorusunun alt metninden “sen bi böceksin, çünkü tüketmiyorsun” okunuyordu.
İşsizlik arttı mı, arttır harcamaları, körükle sonuna kadar…
Eşyalarımız birer birer değişti.
Sonra yavaş yavaş bankalar kredi vermeye başladı. Dolayısı ile araba alınmaya başlandı. Herkes araba alıyor, 50 li 60 lı ve hatta 70 li yıllarda zenginlere has bir araç olan arabalar halka ulaşıyordu. Elbette kötü değildi, gelgelelim, insanlar arabayı araç olarak değil, aynen Bihruz Bey gibi hava atma aracı olarak alıyordu. Alınan arabanın, markası ve modeli 3 – 5 yıl sonra beğenilmiyor, sürekli yenileniyor, hayatlar da ipotek altına alınıyordu. Sürekli kapının önünde duran “bu lüks araba benim” duygusu ile seyredip mutlu olduğun! deposuna benzin doldurmakta zorlandığın araba seni 70 li yıllardaki zenginlerle aynı sınıftan kılıyor ve kendini iyi hissediyordun bu sayede.
Ödemeleri gerçekleştirebilmek için yatırımın sadece bu yönde oluyordu. Mesailerin, çektiğin sıkıntılar ve zamanın bu ödemeleri yapmak için geçip gidiyordu. Ama olsun sen gelişmiş bir tüketiciydin ve bu dünyada tükettiğin için yerin vardı!
İnsanlara hava atıyordun fakat en temel gıdalarını eksik alıyordun ne gam! Bilgin eksiliyordu ne fark eder.
Sonra cep telefonları çıktı. Hemen almaya başladın, onu da… Kimsede yoktu, sen de vardı… Kalabalık yerlerde gelecek olan yüklü faturayı hesaba katıp, bağırarak konuşur gibi yapıyordun etrafına bakıp. Çok önemli şahsiyettin. Cep telefonu seni özgürleştiriyordu, ıssız adaya dahi düşsen bir kimlik numarasını girince yine kredi çekebilirdin!
Sonra takunya büyüklüğünde cep telefonları gittikçe küçülmeye başladı. Küçüğünü, daha küçüğünü, almalıydın. Avucunun içinde yok olmalıydı cep telefonu dediğin; işlevinin önemi yoktu, önemli olan görüntüydü.
Sonra içine yerleştirdikleri 1.5 mb dandik kamerarla, kameralısı çıktı. Sonra akıllısını aldın? Akılsızını ancak akılsızlar kullanabilirdi.  Onu da yer yutar gibi alıp, teknolojiye ayak uydurmalıydın, senin varlığın elektronik dünyasına armağan olmalıydı!
Koştun onu da aldın, almayanlara Bihruz Bey’lik yaptın. Amacın da o değil miydi, zaten?
Al, al, al, hep ama hep al, varlığın buna bağlı.
Almazsan bu dünyada yoksun ve tükenirsin, sakın tükenme…
İçindeki boşluğu bilgiyle değil, tüketmekle doldur…


16 Temmuz 2014 Çarşamba

Ustalara sövgü


Ustaya işim düşecek diye korkuyorum. Tüh Allahım uzun zamandır yazmayınca kendimi kilitlenmiş gibi hissediyorum. Bi yerden başlamak lazım değil mi? O başlayacağım yer ustalardan şikayet etmekle oldu ama bunu yazmam lazım.
Bu ülkede ustalarda ya da herhangi bi hizmet sektöründe genel olarak mesleki anlamda ahlak  anlayışı yok. O yüzden ustanın insafına kalmış durumdasın. Sırf bu yüzden evin badanasını yaptım ve onları çekmediğim için çok da memnunum. Yorulmadım mı? Evet, oldukça yoruldum ama eminim ki badanacı gelseydi bundan en az beş kat daha fazla yorulacaktım. Manevi işkenceleri, kaprisleri kadınsın diye daha fazla kazıklamaya çalışmaları ve bunlarla baş etmek çok zor. 
Ustalar beden gücü gerektirdiğinden erkeklerden oluşuyor. Kadın badanacı grupları olsa birbirimizi daha iyi anlar ve bütün bu çektiklerimizi çekmeyiz. Mesela aynı zaman dilimi içinde evin iki ayrı penceresine güneşlik perdeler diktirdik ve oldukça teknik ve uğraşı gerektiren bunlara kadın terzi sadece 15 tl aldı. İki sandviç parası değil bir sandviç ve ayran parası. O kadın emek vermiyor mu? Bütün gün makina başında eğilmiş tar tar dikip duruyor.
Bütün bunlarla cebelleşip dururken düşündüm de biz Hayat Bilgisi dersinde ne gördük? Bize özellikle kadınlara hayatta erkeklere işimiz düşmemesi adına okullarda neden tamirat dersi verilmez anlamıyorum. Bir priz değiştirme, sigorta değiştirme, avize takma, sıhhi tesisat, çeşme değiştirme v.s. gibi şeyler çok ama çok basit şeyler ve hayatta kalmamızı sağlıyor. Ama nerdeee? Hele şimdilerde isteniyor ki, kadın erkeğe daha da muhtaç olsun, iki gıdımlık aklı olmayan erkekler kendini iyice bi bi bok sansın. Zaten erkeklerin egoları çok şişmiş durumda. Bu yüzden yaptıklarını bir abartma bir abartma. Yalan Dünya dizisinde Gülse boşuna Selahattin karakterinin soyadını ÇAKALER yapmamış. Kiminle konuşsam bu ustalardan dert yanıyor. Doğru dürüst iyi bir ustaya rastlayanı çok az. Onu da nerden bulacağız? Oofff offf. Bu ülkede hiç bir şeyin denetimi olmadığı için isteyen istediği fiyatı verdiği gibi şikayetçi olsan şikayet edeceğin bir kurum yok. Etsen ne olacak? Ha buraya yazmışım ha varamayok kurumuna şikayet etmişim. En iyisi elinden geleni kendin yap.  
Eh artık neyse ki evde bu tip işler bitti ve artık yeni bir tadiladımsı işler çıkmasın diye dua ediyorum. Yorgunum yorgunum yorgunum.
Biter bitmez Gabriel Garcia amcanın Benim Hüzünlü Orospularım'a başladım. Nasıl iyi geldi okumak, ne özlemişim. Şimdi yine devam edeyim ve yeniden bloguma yazılar yazayım istiyorum. Neyse ki benim için hayat normale döndü. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...