1 Ekim 2012 Pazartesi

Mektuplar, pullar, anılar...



"İnsanlar birbirine mektup yazmalı. Çünkü mektupta sesin tonu belli olmaz. Çünkü mektup düşünülerek yazılır. Birdenbire ağzımızdan kaçan kelimeleri hiçbir şey geri getiremez. Söylediklerimizin üstü çizilemez. Çünkü söylediklerimiz dinlenmeyebilir, sözümüz kesilir, içeriye o anda biri girer, okunan mektup ise mutlaka tamamlanır." A. Ali Ural - Posta Kutusundaki Mızıka

"Uzak dediğin, önce içinde birikir insanın, sonrası yalnızca yoldur..." Şairin Romanı - Murathan Mungan.

Facede şu iki paylaşımı ard arda görünce, günlerdir düşündüğüm konuyu yazmanın vaktidir diye düşündüm: Mektup ve mektup arkadaşlığı... mektup biz küçükken arkadaş veya akrabalar arasında olurken, mektup arkadaşlığı İngilizce ya da başka bir dil öğrenmek isteyenlerin seçtiği yoldu. Sanaldı yani. Sanki fecede yurt dışından biriyle arkadaş olmuşsun da, birbirinize yaşadığınız coğrafya, kültür hakkında bilgi veriyormuş gibiydi.

Ali Ural – Posta Kutusundaki Mızıka isimli romanında insanların birbirine mektup yazmasından dem vurmuş. Ama sonrasında gelen satırlar bana hiç de samimi gelmedi. Yani çok düşünerek yazmak. İnsan bu kadar planlı ve hesaplı olmamalı.

Ben de eskiden arkadaşım Elif'e mektup yazardım. O zamanlar telefon vardı tabii ama Elif'lerde telefon olmadığı için Murathan Mungan'ın dediği gibi uzaklığı sadece yol olarak bilirdik.
Ben ona monoton sandığım o günleri anlatırken o kadar acele acele yazardım ki, elimdeki kalem beynimdeki olaylara ve düşüncelere yetişmezdi. Elif bana bir sonraki mektubunda, son yazdıklarından hiç bir şey anlamadım, o kadar çok şey atlamışsın ki diye yazardı. Bir keresinde denizde, onu güneşin çarpmasından saatlerce baygın yattığını anlatmıştı.
Ben o zamanlar başka mektupların pullarını kesip sakladığım gibi, onunkileri de keser, bir bardağın içine su koyar ve suyun içinde bekleterek kağıtla pulun birbirinden ayrılmasını beklerdim. Kısa zaman içinde de ikisi de birbirinden ayrışır ve bağımsızlıklarını kazanırlardı. Ben de o pulun üzerine bakardım. Tarih ve yer hiç değişmeyecek sanırdım. Hep aynı tarihte kalacağız ve hep o Taksim postanesinden mektubu yollayacak. Pulu diğer pulların yanına, pul defterine koyardım. Sonra açıp bakar mıydım? Hayır bilirdim ki hep o orada... sonra ne oldu?
Elif ikinci bir üniversiteyi kazandı. Yeni arkadaşlarından bahsetmeye, yeni üniversitesinden bahseder oldu. Bizim de yavaş yavaş mektuplarımız kesilir oldu tabii. İkimizin de hayatı başka yönlere doğru akar oldu biz farkına varmasak da.

Ben Elif'e içim kara dediğimde, o bu sene siyah çok moda ve çok asil renk diye cevap verince Elif'le olan arkadaşlığımızın bittiğini hissettim. Belki de arkadaşlığımız hiç başlamamıştı. Ama, o benim içi kara deseydi, ben ona siyah bu sene moda ve asil renk diye cevap vermezdim en azından.

Uzak dediğin iki insanın arasında olur, hakikaten. Bizim için yol olan uzaklık, gerçek uzaklığa ulaştı. Sonra ummadık bir anda ve ummadık bir zamanda Elif'in ablasını gördüm. Son dakikada belki de. Elif'i hiç sormadım bile. Babam arkadaşıma neden bu kadar soğuk davrandığımı sordu. Davranırım dedim, babama. Ben öyleyim. Gerçek arkadaşlığa inanmışsam ve sonra da onun gerçek arkadaşlık olmadığını görmüşsem bir buzul parçası gibi olurum. Soğukluğum yakar insanı.

Elif'le karşılaştık yıllar sonra. Elif hiç bir şeyi unutmamış. Arkadaşken yaşadığımız absürdlükleri ve yemeklerden en çok neyi ve o dönemde hangi rengi sevdiğimi...
Ben Elif'e diyemedim tabii, madem hiç bir şeyi unutmadın bunca yıl neden... evet galiba bu cümlenin sonunu getiremiyorum.
Biz pul ve anı biriktiren bir nesiliz... ama anılar acıtır insanı, enteresan olan şu ki, güzeli de acıtır kötüsü de … sanırım bir daha o yıllara dönmek istesen de, istemesen de, dönememekten kaynaklanır bu.
Size de öyle olur sanırım...



30 Eylül 2012 Pazar

Hayvanları öldürme yasasına karşı oradaydım...



Aklın almayacağı bir yasa çıkarmaya çalışan vicdansızlara, o yasayı çanlarına tıkamak için bugün Konak ykm önünden Gündoğdu Meydanı'na kadar yürüdük.
Yurt çapında kırk bin kişi yürümüş.

Doğrusu ya, Konak Meydanı'na doğru giderken kalabalık az gibi geldi ve beklediğimden az sayıda insan var diye içim buruldu.
Neyse ki tahmin ettiğim gibi olmadı ve baya bir kalabalıktık. Konak Ykm nin önünde her zaman kulağı küpeli sokak köpekleri olur. Ne gelen geçen görür onları, ne de onlar gelen geçenlere aldırır. Sanki aralarında gizli bir anlaşma varmışcasına...

O köpeklerin gözlerine bakıp da etkilenmeyen var mıdır acaba çok merak ediyorum. Ne saldırırlar, ne de havlarlar. Ama bugün onların mekanlarının yanında insanlar bağıra çağıra ıslıklarla geçerken rahatsız edildiklerini düşünüp onlar da, havladılar. Ne kadar ironik bir durumdu. Sanki onlar da bunca insanın yasaya karşı duruşlarını anlamış da, onlar da katılmak ister gibi geldi.

İnsanlar birbirini, dillerine giydirdikleri kibarlık, arkadaşlık, dostluk, sevgililik gibi giysilerle yedikleri yetmiyormuş gibi hayvanları da yiyorlar. Bu cümle bozuk mu oldu? Evet, zaten insanlar hayvanların etini yiyerek beslenir, -sanki tek beslenme çeşidi buymuşcasına- birbirlerini yiyerek de sakat ruhlarını beslerler. Evet bugün acımasız günümdeyim. O kadar sinir oluyorum ki. Gezegenin en üstündeki canlı çeşidi biziz ya! Neden bizmişiz? Düşünüyormuşuz... vay beee...
Bir kibir, bir kibir.

Neyse insanlar hayvanları sadece beslenme amacıyla öldürmüyor. Av sporu yapıyorlar efendim. Ne spor ama? Sonra deri ve kürk giyiyorlar. Hem 21. yy a gel, hem de ilk çağdaki giysiler giyin. Sonra yetmiyor hayvan ticareti yap. Öfff ya gerçekten o kadar daralıyorum ki anlatamam.
Şimdi de Hayırsızada benzerini doğal yaşam alanı denen yerlerde yapmaya çalışıyorlar.

Nasıl insanlık, nasıl yüce varlık olmak. Ha bir hayvanı öldürmüşsün, ha insanı. Eğer bir hayvanın gözüne bakıp da o gözlerdeki anlamı göremeyen kişi, insan değil robottur.
Robotlar sarmış koltukları.
Hayvanlara tecavüz eden mahlukatlar ortalıkta gerim gerim insanım diye geziniyor, onlara ceza veren yasalar yok.
Ne kadar kötü.

Çok eskide kalmış bir arkadaşımın öldüğünü öğrendim. Aslında ilk çalıştığım işyerindeki arkadaşımdı. İşyerini değiştirdiğinizde herkesin yollarının bir daha kesişmeyecek türden olanlardan. Çalıştığımız süre içinde gayet efendi ve seviyeli biriydi. Önceki gün bir köpeğe çarpmamak için kaza yapıp öldüğünü gazeteden öğrendim. 9 ay önce çocuğu olmuş. Şimdi bilmediğimiz bir yerde...
Hayat ne kadar kötü be usta, ne kadar hem de...





20 Eylül 2012 Perşembe

Devrim Arabaları


Dün Trt belgesel de “Devrim” arabalarının belgeselini tesadüfen izledim. Anlatıcı, arabanın üretimine katkıda bulunan mühendislerden biriydi. Hayli kırgındı, doğal olarak. 129 gün gibi çok kısa sürede arabanın üretilme mucizesini, Eskişehir Demiryolları mühendisleri tarafından gerçekleştirilmiş. Ellerinde doğru dürüst teknik imkan ve yeterli ölçüde ödenek olmadan başarılmış bir araba ve üstelik 1 değil tam 4 adet araba ve motor tipiyle üretilmiş. Devrim, 1961 yılında Cemal Gürsel tarafından Cumhuriyet Bayramı'na yetiştirilmesi istenmiş. Cemal Gürsel imkansızı isterken, gerçekleştiğinde, imkansızı gerçekleştiren kişi olarak Devrim'e binecek... Sürenin neden bu kadar kısa tutulduğuna ise aklım ermedi bir türlü. Sanki başarılmasın, üretilmesin diye baştan “fırsat veriyoruz ama Türk mühendisleri başaramıyor, bizde olmaz” algısı yaratılmak istenmiş. İlginç olan şu ki, Devrim'i devletin zirvesi istemesine rağmen, yardımcıları ve bürokratlar muhalif olmuşlar. Toplu iğnenin bile üretilmediği o yıllarda, yerli sanayi için çok önemli bir adım olacak Devrim için, ödenek 1200.000 tl den, 900.000 tl ye düşürülmüş. Devrim, basından gizli olarak Eskişehir Tülomsaş'ta üretilmesine rağmen, basın nasılsa öğrenmiş! Basın ve bürokratlar; ülkemiz çoktan “pazar” olduğu için ve bu “pazarın” bozulmaması için el birliği ile engel olurlar. Olayların gidişatına bakınca, bu kadar gerçek dışı süre içersinde, son derece düşük bir bütçeyle üretilen Devrim'in baştan, sonu belirlenmiştir. Basın Amerikan arabalarının ülkemizde “montajlanmasının” çok hayırlı olacağına dair başlıklar atarak yazılar döşenir. 23 mühendis geceli gündüzlü çalışır çalışmasına da, bittiğinde illa ki bi şeyler unutulacaktır. Benzin unutulmuştur. Tarihe 200 metre giden sonra duran araba diye geçer ne yazık ki. Sanki bu arabanın imalat hatası gibi gösterilir. Sanki arabaya bir daha benzin konmuyordur. Asmadan, keselim mi? Keselim.... “100 metre gidip bozuldu” başlığını attıkları 2 numaralı Devrim aynı gün Hipodrom’daki geçit törenine katılıyor, basınımız ne bunu, ne de Cemal Paşa’nın Anıtkabir’e bir başka Devrim otomobili ile gittiğini yazmıyor, yalnızca haber, yorum ve fıkralarda harcanan bunca paranın boşa gittiğinden dem vuruyorlardı. Oysa aynı yıl Tarım Bakanlığı bütçesine konmuş bulunan “At neslinin ıslahı” için 25 milyon TL ödenekten ve sonucundan kimse söz etmiyordu. Hala merak eder sorarım at neslinde o günden bu yana bir gelişme sağlanmış mıdır diye...  23 mühendis kırgın, kızgın ve hayal kırıklığına uğrar. Öyle ki geceler boyu çalıştıkları halde, fazla mesai ücretlerini dahi devlete kalsın diye kabul etmemişlerdir. Devrim arabasından sonra ilginçtir ki, 5 yıl sonra Türkiye'nin ilk yerli otomobili olarak bilinen Anadol, FORD – KOÇ Holding ortaklığında Otosan fabrikalarında üretilerek pazara sürülür. Daha sonra Anadol'un (pleksiglas) dağda keçiler tarafından yenildiğini duymuş olsam da, Anadol her ne hikmetse uzun süre piyasada kaldı. Velhasıl Devrim üretilseydi, Türkiye'nin sanayisi farklı yönde kulaç atabilirdi. Yine de içimden bir his bu iş olmazdı diyor. Yaşadığım onlarca yıl içersinde, hakikaten ülke yararına hayırlı işler yapan memur, bürokrat gibi kişilerin bir şekilde engel olunduğuna şahit oldum. Ya emekli edilirler, ya da kel alaka bir yere tayinleri çıkar. Bu durum gelenekselleşmiş ve kemikleşmiş durumda. Ne diyeyim? Vatana millete hayırlı olsun!

16 Eylül 2012 Pazar

Cesare Pavese sözleri



  • Hiçbir kadın bir adamla parası için evlenmez. Kadınlar bir milyonerle evlenmeden önce ona aşık olacak kadar akıllıdır.
  • Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum
  • Kadınlar kendilerini guçsüz olana bir idol, güçlü olana bir eşya gibi sunarlar.
  • Sıkılgan katillerdir intihar edenler. Sadizm yerine mazohizm.
  • Gerçeklik insanın şu ya da bu şekilde içinde bir bitki gibi yaşayacağı bir zindandır.
  • Yaşama sanatı, sevdiklerimize onlarla birlikte olmaktan ne büyük bir zevk duyduğumuzu göstermemekten başka bir şey değildir. Bunu başaramadık mı, bırakıp giderler bizi.
  • Birisine iyilik etmeye çalış. Çok geçmeden onun hoşnutlukla parlayan yüzünden nasıl tiksindiğini göreceksin.
  • Günleri değil, anları hatırlarız.
  • Hayat, yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır.
  • İnsan kendini bir kadına duyduğu aşk yüzünden öldürmez.Aşk bizi tüm çıplaklığımız, sefilliğimiz, düşkunlüğümüz ve hiçliğimizle açığa vurduğu için öldürür.
  • Tiksiniyorum bütün bunlardan sözler değil, eylem artık yazmayacağım. (intihar etmeden önceki son sözleri)
  • Yaşanacak bir yaşam vardır. Binilecek bisikletler var, yürünecek yaya kaldırımları ve tadına varılacak güneş batışları vardır.

14 Eylül 2012 Cuma

Soysuzun cezası ne?



Her gün gastedeki haberleri okuduğumda şaşırıyorum ve midem bulanıyor. Şaşırmama da şaşırıyorum sonra.. Mide bulantısı ise şaşkınlığın neden olduğu olayların yan etkisi.
Yazmaya utanıyorum ama insan denen yaratığın biri Bursa'da ördeğe tecavüz etmiş.
Adam denen soysuz pislik, kayınpederiyle birlikte yaşıyormuş. Kayınpeder damadı hakkında, “zaten sürekli alkol alıp, eve sürekli sarhoş geliyordu.” diye ifade vermiş.
Kayınpeder denen herif, sen böyle bir adama kızını nasıl verdin? Kazara verdin de, bir de o adamı evine alıp, bakıp besliyor musun? Helal olsun sana be! Ne mide varmış.
Kesin bu soysuz ayyaş pisliğin daha kimbilir ne olayları vardır? Olmuştur kesin, ördeğe tecavüz edene kadar. Ördeğe tecavüzle tüy dikmiş.
Bugün aynı ördek hakkında ikinci bir haber daha vardı. Ördek tedavi ediltikten sonra, sahibi tarafından kesilmeye karar verildi. Kesildikten sonra kayınpeder olacak gavatın midesi almamış, hayvanlara yedirecekmiş. Damada ne yapcaksın ha? Besleyecek misin hâlâ? Midesiz...
Hadi bunlar kayınpeder damat aynı kaptan yiyorlar, gastede tecavüz eden pislik hakkında hiç bir haber göremiyorum. Akıbeti nedir? Serbest bırakılmıştır kesin.
Bebeklere, çocuklara, kadınlara, erkek çocuklarına tecavüz etmenin cezai yaptırımı olmayan bir ülkede, bir ördeğin esamesi mi okunur?
Böylesi tecavüzlere, şiddete ceza vermeyen adalet de; onlarla birlikte sürdürüyor tecavüzü.
RTÜK tarafından, sigara içiliyor, rakı içiliyor da; sigaraya, rakı bardağına buzlanma yapılmadığı gerekçesiyle milyarlarca para cezası kesilen bir ülkede yaşıyoruz.
Sanal dizi kahramanlarını evlendirilip, ailenin kutsallaştırılmaya çalışıldığı, adaletinin de sanal olduğu bir ülke burası.
Niye şaşırıyorum ki?
Kutsal aileymiş!
Şimdiki yukardaki Bursalılar da aile di mi?
Ufff süper bir ülkeyiz yaaa...
Suçlu ördek ayağa kalk: Kesildin.
Yazıklar olsun!

1 Eylül 2012 Cumartesi

Edebiyatta yemek; Huzur




Her şeyin yeri, zamanı var. Bu ikisi kesinlikle birbiriyle örtüşecek. Birinden biri eksik olunca iskambilden kule yapmışcasına bütün planlar yıkılıp gidiyor.
Bunu insan ilişkileri ile sınırlı değil tabii ki.
Geçtiğimiz hafta bir roman okudum, arkamdan sanki atlı kovalıyordu. Sayfaların tozu dumanı birbirine karıştı. Bi de romanın içeriği kadar, çeşitli kahvaltılıklardan, leziz yemeklerden bahsedince, ne zamandır yazmak istediğim edebiyatta yemek konusunu yazayım dedim.
Edebiyat yaşamı anlatıyorsa, yaşamın en temel gereksinimi yemekten oluşuyorsa, edebiyatta yemekten bahsetmemek olmaz tabii.
Bahsettiğim romanın ismini vereyim önce: Ayfer Tunç – Yeşil Gece Perisi. Romanı anlatmak falan değil derdim. Ama konusunun 'yeraltı' olduğunu söyleyebilirim. Yazarın akıcı üslubuna karşın, sıkı bir yemek araştırması yapmış ve bunu da ballandıra ballandıra anlatıyor.
Hele bir taze ceviz reçeli diye bir şey vardı ki; domates, karpuz reçeline kadar bilen ben, taze ceviz reçeleinden bihaber olduğumu anladım.
Meğerse bu taze ceviz reçelini yapmak bile başlıbaşına bi serüven. Çünkü cevizin üzerinde daha yeşil kabuğu varken, kireç kaymağına bastırılarak yapılan bir reçelmiş. Bi kere o cevizi bulmak için pazara gitmek yeterli değil. Kaynağına, ağacına kadar iz süreceksin. Yollara düşürür adamı. Her babayiğidin harcı değil işte.
Yeşil Gece Perisi'nden sonra sıra, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur romanına geldi sıra. Bu olanlar geçtiğimiz haftaydı ve hava serinlemişti. Ben sanki hava serinlememiş gibi buzdolabından karpuzu bol miktarda yiyince üşütmüşüm. Hastalıktan epey etkilendim. Huzur'u da okumayı o kadar istiyordum ki. Evet okumaya başladım. Tam da benim hafif hastalığıma denk gelince, romanın da içeriği hastalık, savaş, maddi manevi yoksunluklar olunca enerjim iyice düştü de düştü. Öff yani dedim. Okumucam, okumucam. İçim karardı iyice. Yarım bıraktım ben de.
Hastalık mastalık aklıma yine edebiyatta yemek geldi. Öyle ki bu edebiyatta yemek konusu epey ilginç. İnsanı hastaysan bile diriltir. Kalk git kendine bi çorba yap dedirtir, iştahını arttır. Mesela hangi roman olursa olsun, o romanda karakter yemekten bahsetsin isterim. En azından mutfağa girsin. Olumsuz anlamda bile. Bulaşıkları birikmiş olsun en azından. Bu bile insan varlığının yaşamının devamıdır.
Hele mevsim kışsa, karakter buz gibi sokaktan eve gelmişse, her şey kötü gitmiş olsa bile mutfağa girip kendisine bi yoğurt çorbası pişirse; buzdolabını açıp dün marketten aldığı yoğurdu açıp, bir kaseye göz kararı yoğurt koysa. Sonra, yıllar önce yabancısı olduğu bu şehirde ilk aldığı eşyalardan biri olan yeşil yaprak desenli, beyaz emaye tenceresinde suyu kaynatıp, bir avuç da pirinç ilave etse. Öğrenciyken yoğurtlu makarnayı ne kadar çok sevdiğini, hele üzerine acı biber ilave edilmiş kızdırılmış tereyağ dökerken o çıkan cızır cızır sesi çok sevdiğini hatırlasa. O sesler , renkler, kokular da kayboldu birer birer. Hangi ara ne zaman kaybolduğunu anlamadan. Yavaş yavaş sanki bir uyuşturucu verilmiş de, o bu kesinliği anlamamış gibi. Hızla gözleri kaynayan pirinçlere kaysa. Yoğurdun içine bir yumurtayı kırıp, günlerdir kara kışa inat, bembeyaz olan yeryüzü gibi olan yoğurda kırdığı yumurta, yoğurdun içinde sapsarı güneş gibi doğunca, içine bir umut doğsa. Umudun kaybolmaması için aceleyle çırpsa, bir iki kaşık da unu yukardan serpse, oyun oynar gibi. Karışımı hızla kaynayan tencereye salıverse. Yavaş yavaş çırpma teliyle karıştırsa. Bütün pürüzleri yok etmek için. Tereyağı kızdırıp, biraz da nane. Kokusu evi sarsa. Ev birden ısınsa.
Edebiyatta yemek insana yemeği değil, hayatı sevdirir.
Edebiyatta yemek mistir mis.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Kuaförde ekonomi


İçeriye kafamı şöyle bir uzattım; yorgun, sararmış yüzlü, ufak tefek kadın kot pantolonunun paçalarını sıvamış, elindeki süpürgeyle toplam beş metrekarelik alanı süpürmeye çalışıyordu.
Ben müsait olup olmadığını sordum; kadına kıllık yapmak istercesine… Kadınsa çökük gözleriyle bana bakarak,
— Müsaidim tabii canım geç, dedi. Toplam iki adet koltuğu olan kuaförün, kapının karşısındaki koltuğa oturdum.
— Kaşlarımı aldıracaktım.
Kadın yüzüme, daha doğrusu kaşlarıma dikkatle baktıktan sonra, kaş deyince, otomatik bir makine gibi cımbızı eline almıştı ki; telefon çaldı. Açtı: Bir süre karşısındakini dinledikten sonra,
— Ah canım, ne yapayım, adamın biri apartmanın içine işemiş! – Dükkân oturduğu apartmana aitti – Orayı yıkadım, şartladım. Şimdi de dükkânı süpürdüm.
Konuşma böyle devam ederken, dükkânın ne kadar eski olduğu dikkatimi çekti. İlk girdiğimde salaşlığı dikkatimi çekmişti de, eskiliği değil! Yıllar öncesinden kalma, mavi enine kabartma çizgili plastik şampuan şişesi, eski metalleri paslanmış kelebek tokalar, tozlanmış jöle kutuları, Necip bey briyantinleri. Duvarda; yaptığı gelin, nişan başlarının fotoğrafları…
Bu arada anlamadığım bir şekilde, çan çanla, mırıl mırıl arasındaki ses tonuyla konuştuğu telefon görüşmesini bitirdi ve başladı anlatmaya:
- Dün apartmana yabancı bir adam girdi; takım elbise giymişti haa!.. Herhalde o işedi! Artık iyi giyimlilere de güven olmuyor canım… Bende, neden girdi bu yabancı adam apartmanımıza diye düşündüm ya, günahı boynuna artık!
Ben de; - Ne ayıp canım olur mu öyle şey, karşısında turistik tesis var, oraya gitseymiş ya!
-Gittiğim kuaför İzmir'de, ….. tesisi denilen, son derece hoş bir tesisin karşısındaydı.
- Hem takım elbise giymekle insan adam olsaydı, etrafta ayı kalmazdı, dedim.
- Ama ne canım! Pis herif. İşte bana düştü burayı yıkamak. Yıkadım, pakladım, şartladım.
Kadın bunları anlatırken kaşlarımı almayı da sürdürüyordu. Ben de acıdan olsa gerek, konuşacak hal kalmadı. Önceleri canımın acısından içim kıyılsa da, daha sonra kaşlarım alına alına, uyuştu. Hani çivi çiviyi sökermiş ya işte öyle. Bir süre usul usul yolarken, içeriye “genç irisi” diye tabir edilen cinsten liseli bir genç kız girdi; karakaşlı, kıvırcık saçlıydı. Lisede olmasına rağmen uzun ve ojeli tırnakları vardı. Kadın;
— Hoş geldin yavrum, n’apıyosun?
O kayıtsız;
— Hiç işte, okuldan çıktım geldim. Hasta olucam galiba, üşüyom.
— Aman sakın yavrum. Bak Güldenay, yukarı çık, akşamdan kalma kızartma var, köfte de var, onları ye. Benim canım istemiyo. Akşamüstü alırım bi gevrek, ohhh tamam.
Ben anlıyorum ki, bu iri kız meğer ufak tefek kadının kızıymış. Kız dükkândan çıkıp yandaki apartmana giriyor ve girmesiyle, çıkması da bir oluyor. Elinde üç zarfla dükkâna giriyor. Bankalardan gelmiş olmalı ki, kız zarfı açıp da kâğıdı inceledikten sonra;
— Aaa anne, sen paraları yedin galiba. Burada meblağ sıfır, bakiye sıfır yazıyor.
Annesi çok şaşırıyor, panikle:
— Kız nasıl olur! Ben para mara çekmedim. Aaa valla bıktım artık!
Kadının elindeki kağıda göz ucuyla dahi olsa bakmadım, -terbiye meselesi ne de olsa.- Beklerken, kadın çekinerek de olsa,
— Şeyyy siz anlar mısınız bunlardan, dedi. Baktım, aynen kızın dediği gibi bakiyede meblağda sıfır görünüyor. Kadının dediğine göre, hiç para çekmemiş. Hatta;
— Bıktım artık dört aydan beri param zarar etti. Dört ay önce beş milyar yatırdım, bi tek evveli gün ikiyüzelli milyon arttı.
Kadın borsaya endeksli …… bankasından fon almış.
— Bekle artık, şimdi bozdurursanız zarar edersiniz, madem beklediniz biraz daha sabredin, dedim.
— Öyle yapıcam. Keşke faize koysaydım. Az da olsa, garanti her ay artacaktı. Yeğenim bankacı, o ilgileniyo, ben anlamam ya!..
Konuşma böyle sürüp giderken, kaşlarımı almayı da bitirmişti. Baktım gayet güzel şekilde vermiş. Parasını ödeyip çıktım. Beş metrekarelik salaş dükkândan çıkınca güzel bir manzarayla karşılaşıyor insan. Hatta gidip, manzaraya karşı çay da içilir ya, evim bir sokak daha yukarıda olduğu için manzarası da daha güzel. Ben de eve doğru seğirttim…

2000 ilkbahar - İzmir

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Küçük Bebbeeekkkk!



Evden metroya gitmek üzere çıktığımda, karşıma çıkan ilk şey kara kapkara bir köpek oldu. Kapkaralığını bozan yegâne şey, elaya çalan anlamlı bakışları olan, gözleriydi. Evet bakışları çok anlamlıydı ve çok güzeldi, akıllıydı. Ben ona uzun uzun baktım. Bakıştık. Ona çok uzun bakınca ne cins bi insan olduğumu anlamak ister gibi, kara kulaklarını yarasa kanatları gibi açtı kapadı, enseye doğru sıfırladı. “Heyyy benden sana zarar gelmez, beni dost bil” dedim, manalı bir şekilde göz kırparak. O da anladı ve göz kırptı.
Yürüdüm yürüdüm yürürdüm. Metroya geldim. Tüüüü su almayı unutmuşum. Şu metro görevlisini bi kıl etseydim, metroda su içerek biraz eğlenirdim, içimden gülerek…
Eğlenme deyince sadece metrodaki görevliyi kıl ederek olmuyor tabii. Bir de insanları inceleyerek oluyor. Yaşlı bir kadın, yanında orta yaşlı kızı. Az ötede birazdan sınava gireceği belli bi marjinal kılıklı öğrenci, bi memur kılıklı standart adam, bi ev kızı…. Her şey normal.
Bir de bi çift… Her zamanki çiftlerden işte. Bu çifti her zamanki çiftlerden ayıran; kızın beni ortadan ikiye ayıran, beni hümanist benliğimden alıp, Ceki Çen’den uçma, zıplayarak çeneye ayak oturtmaca dersi almayı düşünmeme sebep olan 30’luk kızın bebek taklidi yaparak, ufalıp cebime gireceğini fakat tam tersine gerzonun en önde gideni ya da gerzoluk bayrağını taşımayı layıkıyla hak eden bir şahsiyetti.
Sevgilisi ile konuşması dudaklarını büzerek, dudağını aşağı doğru sarkıtarak, yetişkinden ziyade beyinsel gelişimini tamamlayamamış, bedeni büyümüş bir zavallı gibiydi. Evet öyleydi. Tkyyy gençliği miydi, bunlar. Neydi? Yoksa çocukluğu yaşanılmasına izin verilmemiş; o da arka nahiyesi dışarıda, kollar iki yana açık, üst beden öne eğik maço sevgilisine çocuk taklidi yaparak, isteklerini mi gerçekleştirmek istiyordu.
Düşündüm bu işin yaş sınırı yoktu. Ünlü versiyonu ise Emel Sayın idi. Kadın kaç yaşlarındaydı hatırlamıyorum ama çok yaşlar devirmişti işte, televizyona çıkıp dudak sarkıtıp çocuk diliyle konuşmuyor muydu, ifrit oluyordum.
Bi inşaatın kenarına gidip bi kalas yürüteyim diyorum. Akşamdan suya yatırıp kalas suyu, kendi öz suyu haline getirene kadar gecelerce bekletip, sonra “ha yavrum, yer misin yemez misin? Var mısın yok musun? Konuşur musun konuşmaz mısın?”
Yoksa dublaj Türkçesi mi buna sebep olmuştu. Ya da televizyonda gözlerini sık sık kırparak bir de üstüne çocuk diliyle konuşarak seksi falan mı olacağını düşünüyorlar. Oysa ne kadar itici ve beyinlerinin kıvrımsız, sadece löp et olarak düşünmemize sebep olduklarının farkında değiller mi acaba?
Ya da içlerindeki şeytani emelleri gizlemenin yolu bu muydu? Sempatik olayım derken gerçekten şebek gibi oluyorlar.
Ama gerçekten bu tiplere gıcık oluyorum. Biliyorum siz de oluyorsunuz. Bir kişide çıksın “aaaa aaa ben beğniyorum o şahsiyetleri, çok tatlı bi şey onlar” desin de hemen Ceki Çen’e telefon açıp randevu alırım.
İnsan kendisini embesil gibi göstermek için elinden geleni yapar mı?
Psikolojik olarak bi incelenseler diyorum, altında kalan sebep nedir ne değildir?
Biri de bunlara söylesin, kızım gerçekten itici ve gerzo görünüyorsun.
Beynini kullan yavrucuğum, işlet. Bu beden ve bu zekâ seviyesi.
Offf Allahım akıllara zarar…

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Sinek Isırıklarının Müellifi


Evde ya da tatilde yapılacak en iyi şeyler; evde yayla turizmi yapmak, tatilde sürekli gezmek.
Uzun süredir tatilde olduğumdan evden uzak kaldım ve çok özledim.
Evden uzak kaldığım süre içersinde kitapçıda Barış Bıçakçı'nın “Sinek Isırıklarının Müellifi” isimli romanını bulunca hemen aldım. Uzun zamandır duyduğum ama okuma fırsatı bulamadığım bir yazardı Barış Bıçakçı.
Gerçekten de duyduklarım ya da internette okuduğum bazı kitaplarından alıntılar, yazarlığının hakkını fazlasıyla verdiği kanaati oluştu bende.
Roman Cemil ve Nazlı üzerinde, en çok da Cemil'in hikayesi gibi görünüyor olsa da hepimizin hikayesi bu. Zaten kitap kapağındaki toplu konutlar ve içinde yaşayan izole edilmiş hayatlardan bu anlaşılıyor.
Yazar Cemil'i başarısız bir yazar adayı göstermeye çalışsa da; aslında mühendislik okuyan ve bi süre işine devam eden Cemil, işini yaptığı süre içersinde başarılı olmuş fakat tam da bu başarı onun hayat değerleriyle uyuşmadığı için işinden istifa etmiş eski bir mühendistir. Doğayı hoyratça yok ederek, ağaçları, annelerinin başında ne yapacağını bilmeden ağlayan, öksüz kalan tilki yavrularını, yok olan diğer türlerin daha fazla yok olması için teklif hazırlamaktadır.
Hepimizin hayatında istemediği halde garip ironiler olduğu gibi Cemil'in de, toplu konutlarda bir oda bir salonda yaşam sürdürmesi de garip bir ironidir. Çoğu kişi yapmak istemediği işlerin, şartların, mekanların içinde buluverir kendisini.
Cemil'in annesiz geçen çocukluğu içine kapanmasına yol açmıştır. Nazlı onun evde ruhunun söküklerini didiklediğini bilmektedir. Ve Nazlı'nın mesleğinin de doktor olması ruhsal bakımdan yalnız ve yaralı olan Cemil için tesadüf müdür? Nazlı'nın da herkesden sakladığı gerçekleri vardır.
Genç çiftten erkek olanının bir işe sahip olmadığı ve çocuk istememeleri bir çok insan için başarısızlık gibi görülse de, Cemil ve Nazlı bunu yani istemediklerini yapma lüksünü kullandıkları için başarılı oldukları söylenebilir.
Cemil bize toplu konutlardaki yalıtılmış yaşamın, herkesin birbirine aslında yukardan baktağını, yukardan arızalarının diğerine aktardığını şu bitmek bilmeyen arıza “banyonuz akıtıyor!” paralosı ile söyler. Herkes mütemadiyen diğer komşusuna “banyonuz akıtıyor!” diye ikaz etmektedir. Hayatlarımız en özelinden birbirine değiyor aslında, biz ne kadar değmediğini düşünsek de.
Cemil'in hayatı son derece sıkıcı ve manasız detaylarla geçse de, Barış Bıçakçı bize hayata ve insanlara çok fazla anlam yüklemeye çalıştığımızı, çok şey beklediğimizi anlatıyor bu küçük gizli ayrıntılarda. Bir reçelin köpürmesi, yürüyüş yolunda nasılsa sağ kalmış bir kirpinin hihh sesi çıkarması ve diğer ince detaylar.
Ne zaman büyük olaylar olur? Bir an gelir ve geçer o büyük olaylar. Hayatın bütünüyse küçük olaylarla gelir geçer.
Büyük olayları ya da insan kendisindeki gücü bir “çıt” sesi ile de duyabilir. Akşamdan bastırdığın nohutun “çıt” sesini duyabilme sana aslında gücünü ve hayatın “çıt” seslerinde gizli olduğunu anlatır.
Ayrıca Cemil'in kendi küçük-büyük dünyasını yazdığı romanını İstanbul'daki yayınevinin güzel editörüne teslim ettikten sonraki zaman diliminde, hayalinde editörle konuşmaya başlar. Bu aslında Türk Edebiyatındaki yayınevi ve yazar arasındaki ilişkiye dair konuşmalardır.
Editörün güzel bir kadın olması ve ona aşık olabilme ihtimali de yok değildir. Fakat Cemil anlar ki, aşk diye bir şey yok, ya da varsa ancak konuşabildiğimiz anlaşabildiğimiz kişiye aşık oluruz. Nitekim yaşlı komşunun torunuyla bir şekilde arkadaşlık kurduğunda ve daha sonra onun kız arkadaşını Cemil'le tanışmak üzere evine getirdiğinde aslında kızın Cemil'le açıktan kur yaptığı ve kızın şekil insanı olduğunu anlar Cemil. Genç çocuk da şekil insanıdır. Genç kız ve genç oğlan uzun süre üniversitede arkadaş olmalarına rağmen bir gün rüyalarını birbirlerine anlatırken, aynı rüyayı gördüklerini, rüyadaş olduklarını anladıktan sonra genç çocuk ona aşık olduğunu sanır. Evet ikisi de aynı rüyada birbirlerine misafir olarak, aynı pencereden bakıyorlardır hayata, ama pencerden baktıkları aynı yer değildir. Onları birleştirense pencerenin şekil olmasıdır, fakat farklı şekiller.
Evet daha fazla yazmak istemiyorum romana dair. Bana hissettirdikleri, inanılmaz sade, sadeleğin güzelliği, az kelimeyle çok fazla anlatım olduğu.
Bunu yapmak çok zor.
Süslü, betimli, ya da anlaşılması zor olan cümlelerle büyük yazar olduğunu bağırmıyor Barış Bıçakçı.
Ben hepinizin farkında olduğu ama anlatamadığı, belki bir tek ben hissediyorumdur bunları dediğiniz şeyleri yazıyor.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...